AT

FULYA YILMAZ

Uzun kirpiklerinin arasında siyah, camdan küreler gibi parıldayan gözleri; oturan, ayağa kalkan, haykıran, kollarını coşkuyla savuran, birbirine bir şeyler anlatmaya çalışan, birbirini duymayan heyecanlı yüzlerin, bedenlerin yansımalarıyla doldu bir anda. Bu onu heyecanlandırmıyordu. Hiçbir zaman. 

Yukarıya baktı: Bir parça gök. Onun altında hiç görmediği yerler olduğunu hissedebiliyordu. Uzaklarda. Buraya hiç benzemeyen. Bu… oyun kutusunun içine. Onu getirip koydukları oyun kutusunun. Rüzgâr, yelelerinin arasından geçip dik kulaklarına fısıldıyordu bunu bazı zamanlar. Başka yerler olduğunu… Duyduğu, küçücük bir ışık gibi yerleşiyordu kalbinin bir yerine. O zaman hızlı hızlı atıyordu genişleyen kalbi. 

Boynuna dokunan bu el. Ona güvenen birinin eli. Gerçekten istediği neydi? Ona güveneni mutlu etmek? Bağlılığını göstermek? Onu yarı yolda bırakmamak? İçini saran ve uzaklaştıkça buğulu bir resmin ardında yitmeye başlayan o tutkuyu, ona yaşamayı en çok sevdiren o benliğinin özünü ardında bırakmak pahasına. Özgürlüğünü!

Rüzgârın, sonsuzluk vadeden o şarkısı… O şarkının peşine takılmak… Gözleri, siyah camdan küreler, uzun kirpikleriyle örtüldü. Uçsuz bucaksız, yemyeşil bir düzlükte koşuyordu şimdi. İncecik bacaklarının taşıdığı parlak siyah gövdesi, alevden bir rüzgâr bırakıyordu ardında. Yerlerdeki yapraklar savruluyordu havaya, o koştukça. Uzaklardaki ağaçlar sessizce izliyorlardı onu. Biraz da hayranlıkla. Başını kaldırıp gökyüzündeki kuş sürülerine bakıyordu koşarken. Onların göğü kadar sonsuzdu bu yemyeşil düzlük de. Ve anlatılmaz…

Kulaklarına doğru eğildi bir baş. O güvendiği baş. Önce sıcak soluğunu, sonra yumuşak sesini duydu onun. İstediği aynı şey değil miydi o sesin? Onun istediğinin aynısı: Koş!

Bir Cevap Yazın