VE… HALİÇ’İN ÇOCUKLARI … VE DE….HALİÇ HALİÇ DEDİKLERİ…

Eşya yüklü kamyonla yaptığımız uzun yolculuk, yorucu ancak ben ve iki kardeşim için oldukça eğlenceliydi. Silâhtarağa Elektrik Santrali’nin karşısındaki dik yokuşun ortalarında ani fren sesiyle “Bir Haliç Öyküsü”nün içinde buluverdik kendimizi. Bizleri ilk karşılayanlar “Haliç’in Çocukları” olmuştu. Fabrikaların “Paydos” düdükleri ilk kez o günbatımı çınlatmıştı kulaklarımızı.
Kamyondan yeni evimizin kapısı önüne nasıl gittiğimi (ya da atladığımı) anımsamıyorum. İlk anımsadığım kapının açılışıyla boş odalardaki koşuşturmalarımızdı. Sonra her yeni eşya girmiş ev gibi bir karışıklık hâli. Çocuklar için ise bulunmaz bir oyun evi…
Eşyalarımız arasında komşu çocuklarının ilgilerini çeken ilk şey bisikletlerimiz olmuştu. Daha sonraki günlerde adının Dursun olduğunu öğrendiğim, şimdiki can arkadaşım “Bisikletler sizin mi?” diye sormuştu. Öz ama samimi, çocukça diyaloglar geçmişti aramızda. “Evet! Bizim. Birlikte bineriz.” “İyi ama biz bisiklete binmeyi bilmiyoruz ki”, “Olsun. Biz size öğretiriz.” Mahallenin bütün çocukları bisiklete binmeyi öğrenmişlerdi birkaç hafta içerisinde. Bizler de onlardan çitlembik ve karpit patlatmayı, birdirbir oynamayı, kemerli köprülerden düşmeden yürümeyi, çam ağaçlarından kozalak toplamayı.
Hepimiz Haliç’in çocuklarıydık.
Birlikte futbol oynayan, yazlık sinemalarda gazoz satıp, maçlarda “oku oku minder yap” bağırışlarıyla eski dergi ve gazeteleri seyirciye pazarlayan…
Birlikte izlerdik fabrika işçilerinin eylemlerini, yürüyüşlerini, gecekondu yıkımlarını. Haliç’in kokusunu, fabrika dumanlarını hep birlikte soluduk. Birlikte bekledik akşamları işten dönüşlerinde bize harçlık uzatsınlar diye babalarımızı. İlk gençlik heyecanlarımızı birlikte yaşadık, birlikte tutmaya çalıştık Alibey Deresi’nde Haliç’in son balıklarını tellerden yaptığımız oltalarla…
Kent merkezinde yüzlerini çevirmezlerdi, uğramazlardı buralara. Martılar bile ara sıra…
Biz mutluyduk. Umutlarımız vardı mavi mavi. Kim bilirdi ki bu kadar geç kalacak renk değişimi…

Yıllar kimi arkadaşlarımın saçlarına aklar düşürdü. Kimileri genç yaşta ayrıldı aramızdan. Mahalle çeşmeleri kalmadı. Fabrikalar, banka şubeleri kapandı. Kimi mahalleleri seller aldı anılarıyla. Bizleri büyüten Ayşe Teyzeler, Cabir Amcalar yok. Erken Co Serdar, Toto Bakkal, Kabadayı Rıdvan, Ayakkabıcı Dayko, Manav Emin, Sarhoş Fahri, Dayı Nadim, Cango Cemal, Uzun Osman, Tahta Mehmet, Zico İskender, Magirus Ragıp, Şakrak Hüseyin, Berber Kâni… Ara ki bulasın.
Birbirlerini sayılı dost kucaklıyor şimdi, Silâhtarağa’nın küçük üç-beş kahvehanesinde. Birinde, babamın anılarını yaşatıyor, onun duvardaki son poşetini indirmeyen kahveci İzzet Amca. Bir babam bir de annem kaldı mezarlıkta. Eski evimiz yeni sahipleriyle sanki bizleri bekler gibi nöbet tutuyor ağaçlar içinde.
Sesler çınlıyor kulaklarımda, Haliç kabuk değiştiriyor. Bir yanım mutlu, bir yanım tedirgin. İşte ortaokulumun yanında “Rahmi Koç Müzesi”, Eyüp Lisemin karşısında “Pierre Loti”, evimizin penceresinden gözüken “Miniatürk”, bahçesinde top oynadığım “Santralistanbul”, iki adım ötesi “Feshane”…
Gülümsüyor, el sallıyorlar Haliç’in çocuklarına.
Şimdi yine kamyonlar yanaşıyor Haliç kıyılarına. Yokuşlar lüks binalarla dolu, yeni komşularımız geliyor… “Hoş geldiniz” diyorum. “İyi de neden geç geldiniz? Daha önceleri nerelerdeydiniz?” “Hani çocuklarınızın bisikletleri?” “Onları indirmeye yardım eden, taşıyan çocuklar karşılıyorlar mı sizleri?” İşte dizüstü bilgisayarlar, cep telefonları, bir tuş basımı mutluluk diyorlar! Lüks binaların, süslü odaları mı Haliç! Hissedebiliyor musunuz doyasıya perdelerin ardını Haliç’in yeni çocukları… Haydi, kucaklaşın Haliçle…
Haliç kabuk değiştiriyor…
Bir yanım mutlu, bir yanım tedirgin.
Gülümseme ile ağlamaklı bir ifade oturdu sanki yüzüme. 

Belleğimde yaşatıyorum “Duyguların Haliç”ini.
Vefasızlık yok bizde.
Biz Haliç’in çocuklarıyız.
Nerede olursak olalım, bir kalem bir de kâğıt olsun yanımızda yeter.
Her yere götürür yaşatırız.
Hem Haliç’i… Hem Haliç’in çocuklarını…

ONLAR ARKADAŞLARIM…

Ağabey Adnan, Metin Dede, Kokoreççi Aziz, Arap Necmi, Dayı Nadim, Cango Cemal, Magirus Ragıp, Erken Co Serdar, Tahta Mehmet, Paytak Adnan, Zico İskender, Oylum Yusuf, Kahveci İzzet, Karga Nurettin, Mavigöz Ümit, Sarhoş Fahri, Toto Bakkal, Manav Emin, Ayakkabıcı Dayko, Berber Kani, Şarapçı Adnan, Biryantin Nejat (Borucu), Uzun Osman, Şakrak Hüseyin, Kasap Abdül, Zeki Müren Zeki, Torlak Dursun, Torlak Kemal, Mustafa… Vedat, Süleyman… Bülent,Bilgi,Cangal Tamer,Harbi köfteci Sükeyman,Orhan,Yılmaz,Ali,Şeref, Mura,Aşık,Emin… Ben ve diğerleri… Yani “Haliç’in Çocukları”

Güzel insan, dost… Sanatçı Uğurtan Atakan “Ben Haliç’in Çocuğuyum adlı kitabında çok özel tipler var Nusret” dedi. “Senaryolaştırsana. Ben yazacağım ama, senden habersiz olmaz.”

Duygularımın okşandığını hissettim.
Erol Balkır’a Ben Haliç’ten bahsettiğimde “Senin konuya gereksinimin yok. Sen konu ararsan gider başka bir yere araştırma yaparsın, senin bir mahallen var.” diyerek yüreklendirdi beni.
Mahallem… Mahalle arkadaşlarım. Bazılarını lakaplarıyla özdeşleştirdiğimiz canlarım…
………………..

Çok hızlı koşardı Ragıp. Magirus o dönemin çok özel taşıtıydı. Adı Magirus kaldı. Eski GS’li Öner gibi. Topu çizgiden taşır, kimi zaman ortalar kimi zaman ise topla birlikte taca çıkardı.
………………….

Her şeyi erken algıladığı için mi yoksa geç mi? Yanlış mı? Bilinmez!.. Mahalle takımının kalecisi Serdar’a Erken Co’yu uygun gördü ağabeylerimiz. Hafif kambur, dönemin ünlü kovboyu Cango’dan lakaplı Cango Cemal ağabeydi belki de bu diğer lakabın babası. Ara sıra çalışan, çoğu zaman işsiz sinir küpü Kabadayı Rıdvan, Dayı Nadim, yanakları şarap içmekten iki kırmızı elmayı andıran Şarapçı Adnan, servis şoförü göbekli Köfte Önder çok çabuk benimsemişlerdi herhâlde kendilerine takılan lakapları…
İstersen benimseme…
…………………….

Zico… Brezilya’nın efsane golcüsü. “Beyaz Pele” İskender… Zico İskender olmuştu birden bire. Haliç’te atıyordu, ona benzer golleri. İnce, uzun boyuyla tahta gibiydi Mehmet. Zarif çalımlar atardı. Adı yine de tahta kaldı. 
Şen kahkahaları Hüseyin’e “Şakrak” unvanını getirdi beraberinde.

………………….
Daha niceleri…
Hepsi güzel Haliç’in güzel çocukları… Ağabeyleri.
Kavgaları emek için… Aşkları delicesine… Dostlukları sonsuza dek… Ve nerede olursa olsunlar onlar benim canlarım…
….
Haliç Haliç Dedikleri 
Nusret KARACA
Dünyanın en güzel kentlerinden biri İstanbul… Doğasıyla, tarihiyle Doğu Roma’ya (Bizans), Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik etmiş; iki kıtada toprağı olan, Asya ve Avrupa kıtalarını birleştiren bir metropol, sanayi merkezi. Ressamlara, şairlere, yazarlara, bestekârlara ilham kaynağı olmuş bir dünya güzeli. Adeta bir masal kenti… Bu İstanbul’un; bu aşklar, aşıklar kentinin her bir semtinin kendine özgü bir gizemi bir güzelliği var. Tabii bu semtlerin kendine özgü aşkları, aşıkları… İşte ben de bu semtler içinde Haliç’te yetişmiş bir Haliç sevdalısıyım. Orada geçen bir ömrün destanı olarak nitelendirilmişti bir eleştirmen tarafından “Ben Haliç’in Çocuğuyum” adlı yapıtım.
Haliç – Golden Horne – Altın Boynuz. Fransızca’da Carre D’or (Korenddor) olarak geçer. Almanca’da “Goldenes”. Haliç Arapça “İç Liman” anlamına gelir. Fetihten sonra “Haliç” adını almış. Kavram olarak ise; denize ulaşan akarsu yatağının ya da yataklarının çökmesi sonucunda denizin, çöken bölümü doldurmasıyla oluşan jeomorfolojik bir havzadır. Fatih’in yeni bir çağ başlatan, İstanbul Fethi’nde önemli rol oynamış. Bir tarih hatırası âdeta. 
Hakkında çeşitli rivayetler var. Bir rivayete göre Zeus IO adlı bir kıza aşık olur ve bu ilişki kısa süre sonra karısı Hera tarafından öğrenilir. IO’da Hera’dan kaçar ve İstanbul Boğazı’nı geçer. Burası daha sonra “İnek Geçidi” anlamına gelen BOSPHORUS adı ile anılmaya başlar. IO Haliç’e gelir. Orada bir kız çocuğu dünyaya getirir. Adını da KEROESSA koyar. Bu ad zamanla BOYNUZ anlamına gelen KERAS’a dönüşür. Bu kızı su perisi SERMESTRA büyütür ve POSEİDON ile evlendirir. Bu evlilikten BYZAS adlı bir çocukları olur.
İşte bu çocuk İstanbul’un kurucusu olur. 
Bir başka efsaneye göre de Avrupa ve Asya yakalarını birbirlerinden ayıran en dar yeri olan KHALKEDON yakınında dipten yüzeye suların içinde parıldayan bir kaya vardır. Bu kayayı birden gören palamutlar ürkerler ve sürü halinde şimdiki Haliç’e, Bization Burnu’na yönelirler. Sonunda bu balıkların hepsi yakalanır. Haliç’e Altın Boynuz denmesinin nedeni de bu kaynayan balıklar nedeniyledir. Strabon’a göre de akıntının palamutları sürüler halinde Haliç’e doğru zorladığı belirtilerek bu dar bölgede elle bile yakalandığı anlatılır. Antik Çağ’ın içi meyve dolu bereket boynuzu, içi palamut dolu bereket boynuzu olur…
………………………..
– Zeus IO’yu karısından korumak için inek şekline sokar. Mitoloji Sözlüğünde Hera’nın gözlerinin inek gözüne benzediği yazılıdır. 

– Haliç-i Konstantiniye (Osmanlı’nın ilk yılları)
– Haliç’i Dersaadet (Fetih’ten sonra)
………………………..
Her iki yakasının uzunluğu 16 km’dir. Atatürk-Galata Köprüleri arasındaki derinlik, düzenlemeler öncesi 40-45 metreydi. Halıcıoğlu-Silâhtarağa-Alibeyköy ve Kâğıthane’ye doğru 5 m’yi aşmıyordu. Bedrettin Dalan’ın belediye Başkanlığı döneminde büyük bir proje başlatıldı. Kıyıdaki birçok yapı istimlâk edildi. Eyüp SSK “Hastanesi’nin ilerisinde ÇELTİK Mahallesi’nde birçok gecekondu boşaltıldı. Daha sonra gelen yönetimlerin de Haliç üzerindeki “Güzelleştirme-Yenileme” çalışmaları bugünkü güzel görünüme olanak sağladı.
Haliç’in en dar yeri 700 m ile Kasımpaşa-Cibali arasıdır.
Haliç (Eyüp Sultan) Osmanlı Padişahlarının tahta çıktıklarında “KILIÇ KUŞANMA” törenlerini yaptıkları bir semttir. 
Fatih Sultan Mehmet çıkardığı fermanla Haliç’in dolmasını önlemeye çalışmıştır. Bu nedenle Haliç’ten bir fersah (5685 m’lik) uzaklığa kadar ekimi ve hayvan otlatmayı yasaklamıştır.
Haliç Osmanlı Devleti’nin Ticaret ve Harp Limanı olarak da gelişirken, imarına da önem verilmiştir.
Tersaneler, kasırlar, yalı köşkleri Haliç’e çok değişik bir semt havası kazandırmıştır. 16. yy’da Gelibolu’daki donanma üssü Haliç’e alınmıştır. 
Kanuni döneminde Kâğıthane’ye duyulan ilgi, oranın güzel bir mesire alanı olmasındandır. II. Selim ve III. Ahmet döneminde de bu ilgi sürmüştür. Kâğıthane Deresi’nin kıyılarına mermer rıhtımlar yapılmış, kasırlar inşa edilmiştir. Yirmisekiz Çelebi Mehmet’in Versailles planlarına göre çok sayıda kasır inşa edilmiştir.
1718-1730 arası Kâğıthane Çevresi’nde “Lâle Devri” yaşanmış, ancak Patrona Halil İsyanı ile bütün şatafat sona ermiştir. Şair Nedim en güzel şiirlerini bu bölge için yazarken, Evliya Çelebi Lâlezar Mesiresi’nde “Lâle-i Günagun”dan söz etmiştir (Kâğıthane Lâlesi).
Evliya Çelebi, Kâğıthane Deresi’nin iki kenarının çınar ve kavak ağaçlarıyla dolu olduğunu yazar. 
………………………..
Mahşer olmuş Sahn-ı Kâğıthane dünya bundadır 
Cennete dönmüş güzellerle temaşa burdadır
Şair Nedim 
………………………..
Yılların değişimiyle Kâğıthane’nin de eski özelliği kalmadı. Çingene kadınlarının yeşil sazlardan yaptıkları, sivri uçlu Kâğıthane külâhları da tarihe karıştı.
Osmanlılar ilk basımevinin kurulduğu Kâğıthane’yi Bizanslılardan almışlardır. Burada yapılan kâğıtlara “İSTANBULİN” adı verilmiştir.
Büyük Türk düşünürü Ebussuud Efendi ünlü tefsirini bu semtte (Karaağaç yalısı) kaleme almıştır.
İran’dan, Hindistan’dan, Yemen’den, Arabistan’dan Kâğıthane’ye seyyahlar gelirdi. Ticaret kervanları yüklerini burada açarlardı. Haliç’in Altın boynuzlarından biri olan Alibey Deresi ve çevresi de daha çok mısır tarlalarıyla ünlüydü. Zamanla özellikle Balkan göçmenlerinin yerleşme alanı oldu. Gecekondular ve fabrikaların yoğunlaştığı bir bölge olan Alibeyköy 1970-1980 arası önemli işçi hareketlerine sahne oldu. Silâhtarağa’daki Elektrik Santrali kentin elektrik ihtiyacını sağlayan önemli bir kuruluştu. 
Alibeyköy şimdi Anadolu’nun değişik yerlerinden göç almış durumda. 1980 sonrası Haliç (Altın Boynuz) değişik bir görünüme, estetiğe kavuşurken, sosyo-ekonomik yapı birçok kişi için değişmedi. Özellikle değişim öncesi o bölgenin sıkıntısını en çok çekenler… Bölge güzelleştikçe ilgi odağı oldu. Gecekonduların yavaş yavaş toplu konut alanlarına dönüştüğü yeni bir “Haliç” görüntüsü ekleniyor tarihin “Haliç”ine.

Bir Cevap Yazın