Güzel Şehir

DR. TUNCAY GEZGİN

16. yüzyıl’da, elçi Ghislen Busbecq’in yanında İstanbul’a gelmiş olan ressam Melchior Lorichs’in 11 metre uzunluğundaki İstanbul panoramasına bakınca hayranlık verici bir manzara ile karşılaşılır. Büyük Sultan camilerinin bütün haşmetleriyle şehrin tepelerinde birer taç gibi durduğu, bir dayanışma ruhu içinde iç içe nefes alan evlerden, aralara serpilmiş onlarca ince, zarif minareden ve mimari kadar güzel ağaç topluluklarından oluşan bir manzaradır bu. Şehrin en eski resimlerinden biri.  İstanbul yüzlerce yıl pek değişmeden böylece gelmiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısına ait fotoğraflara bakıldığında da benzer bir manzarayla karşılaşılmaktadır zira. İstanbul Nedim’in “Bu şehr-i Sıtanbul ki bi misl ü bahâdır/Bir sengine  yekpâre Acem mülkü fedâdır” dediği şehirdir hâlâ.

Bir 19. yüzyıl gezgini olarak geldiği İstanbul’u, Fransız yazar Nerval, bu sebeple muhtemelen   “dünyanın en güzel şehri” olarak görmüştür. “Yemyeşil ufuklar, boyalı evler, son derece zarif camiler, kurşun kaplamalı kubbeler ile İstanbul insana sadece güzel fikirler ve tatlı hayaller ilham eder” böyle diyor Nerval. İstanbul’a gelip gezen Lamartine, Amicis, Loti gibi batılı gezginlerde genel kanaat budur; benzerini görmedikleri bir rüya şehirdir İstanbul. Olsa olsa biraz intizamsız, fukara ve pis bulurlar. Ne de olsa artık çöken bir medeniyetin başkentidir o.  

Öyle de olsa tüm kayıplara, yok oluşlara, yıpranmışlıklara rağmen İstanbul yüzyılların verdiği soyluluğu taşımaktadır üzerinde. O tarihlerde de bitmeyecek yada bitmez görünen bir soyluluktur bu. Bu yüzden ya Yahya Kemal,  Nedim’den yaklaşık iki yüzyıl sonra, bir semtini sevmeye bir ömrün feda edileceği derecede güzel bulur onu. İstanbul tarihiyle , tabiatıyla, mimarisiyle efsunlu bir güzellik sunmaya devam etmektedir.

Bununla beraber bu güzellik batı karşısında eziklik duyguları içindeki bazı Osmanlı aydınları için fark edilir olmaktan çıkmıştır. Onlar Batı şehirlerine hakim olan büyük ölçülere meftundurlar artık. Batı kentleri gibi düzgün yolları, meydanları, yüksek binaları olan bir kent isterler.  Gidip gördükleri  batı kentlerinden ayrılmak istemeyenler olur. İstanbul’a dönmek zorunda kalanların üzüntüden birkaç hafta hasta yattıkları vakidir.   

Kendileri gibi yaşadıkları şehir de batıya benzemelidir. Tıpkı batıdaki  gibi olmalıdır her şey. Yollar, binalar, hatta tabiat. Cumhuriyet sonrası Henri Prost gibi bir Fransız sömürge mimarının eline teslim edilecek kadar vazgeçilmiştir İstanbul’dan artık. Bu tarz mimarların görevi aslında şehrin modernleştirilmesi görüntüsü altında mimari belleğe darbe vuracak yıkımı sağlamaktır. 

Osmanlının imar edici bir medeniyet şuuruyla Bizans’ı da koruyarak, yeniden ve yeniden güzelleştirdiği bir kent İstanbul. Mutluluk Kapısı, Mutluluk Eşiği, Güzel Belde.  Süreç bugünün İstanbul’una getirdi bizi. 1930’ların sonlarına dek korumayı başardığı mimari denge ve uyumunu yitirmiş, bu anlamda paramparça bir kent. Dehşet verici bir yağma ve yıkım.

Bugün en eski semtlerde dahi bu semtlere bir zamanlar gerçek ruhunu veren,  narin oranlar içindeki yapıları bulmak, bir köşede olsun, pek zor. Şimdi tek tük orada burada ancak rastlanan yıkılmaya yüz tutmuş bir ahşap ev, suyu akmaz bir çeşme, kavşakta eski hatıraları yaşayan bir çınar ağacı, bir kenara kıstırılmış küçük bir mezarlık, bir mescit varsa var. 

Hepsi bulundukları yerlerde bir mazi artığı gibi, mahalle mescitlerinin minarelerine dahi tepeden bakan, onlara yapışan, hazirelere, çeşmelere, türbelere kusan yüksek beton binaların, her tarihi yapıyı eteğinden beline kadar ısıran asfalt yolların arasında pek dikkat çekmeden ve semtin yeni havasına küsmüş olarak kendi hayatlarını yaşıyorlar. Nedim’in ve Yahya Kemal’in bahsettiği güzel şehrin, pek uzak hatırasını artık görenlere değil ancak hayal edenlere getiriyorlar. 

Bir Cevap Yazın