Şehrin Geniş Manzarası

DR. TUNCAY GEZGİN

Dolaşmayı, bakınmayı bilen insan neler görmez ki büyük şehirde. En başta yaşanmış ama gene de yaşanmak istenen hayatların peşinde koşan insanların büyük telaşını görür.  Hırsla, arzuyla, büyük bir iştahla,  çokça çiğnenmiş bir lokmayı, bir de bu insanlar tatmak istemektedir. 

Tüm telaşlarına rağmen büyük şehrin insanları aslında birer yorgun aylaktır. Bu şehrin hiç durmaksızın süren devinimi, kentin bu çok meşgul görünen aylaklarının eseridir. Büyük idealleri, büyük umutları, büyük çalışkanlıkları olan, ciddi, ağırbaşlı insanlardır. Bu yüzden ne aylak görünürler ne de kendileri aylaklıklarının farkındadır.  En çok sevdikleri saniyesine kadar planladıkları vakti öldürmektir. 

Aylak olmak legal bir şey olduğu gibi vakit öldürmek de legal bir şeydir.  Kentin insanı, koltuğundan hiç kalkmayarak, ömrünün ortalama 9 senesini televizyon, 2 senesini reklam izleyerek geçirir. Bir o kadar telefonunun, bilgisayarının başındadır. Bir o kadar yoldadır. 

Büyük şehre uzaktan bakan orada her şeyin iyilik üzere olduğu düşüncesine kapılabilir. Her yerde, ekranlarda, reklam panolarında, yüze gülen, umut vadeden yüzler, sözler vardır. Sanki her şey yolundadır.  İçlerinde yüzlerce acı çeken insan bulunan  hastaneler dahi gülen bir hemşire, tebessüm eden bir doktor resmiyle birlikte camdan cephelerinde, sanki şeker çeşitlerini sayan bir pastane gibi, hastalıkların reklamını yapmaktadır. Anlaşılıyor ki hepsi hem iyilik yapmayı hem kazançlı çıkmayı istiyorlar.  

Büyük şehrin insanı çok umutludur gelecekten. Gamsız ve neşelidir. Her köşe başında yiyor, çiğniyor, parçalıyor, öğütüyor, yalayıp yutuyor. Hem de en uysal haliyle. 

Büyük şehirde sanat her yerde ve her biçimdedir. Neredeyse dalgalar halinde havada yayılıyor. Sanatın haberi var, duyurusu var, reklamı var, sesi var, görüntüsü var. Sinemaların, tiyatroların, müzelerin kapıları azıcık para veren herkese ağzına kadar açık. Kitaplar raflarda ve vitrinlerde okşanmayı bekliyor. 

 İnsanlar, huzursuz, gayesiz ve hatta mantıksız bir halde durup dinlenmek bilmeden, asla dindirilemeyen bir özleyişle hem yüksek sanatın, hem olmayanın peşinden sürükleniyor. Sanatı pazarlayanlar gibi onlar da sanattan çok sanatın havasını seviyor. Sanatın bu görünümü onları daha kuvvetle dünyaya bağlamaya yarar. Bir yandan da dünyanın yükünü hafifletir onlardan. 

Bir nevi büyük sarhoşluk içinde her şey büyük bir birlik halinde görünüyor sonuçta. Bu şehirde,  bu sebeple, kimse bir gariplik yahut aksilik olduğunu iddia edemez. Sırıtan bir şey varsa onun da bir çözümü vardır zira. Hipokrat, “ağır bir hastalığa tutulduğunun farkında olmayan insanın kafası hastadır” der. Şehrin geniş manzarası böyle. 

Bir Cevap Yazın