Türk Edebiyatında ve Resminde Mekan Algılaması Üzerine


ÜMİT GEZGİN
Türk Edebiyatında mekan algılaması çok fazla gelişmemiştir. Ama sadece edebiyat için değildir bu yorumun geçerliliği, aynı zamanda resim noktasında da mekan pek fazla işlenmemiştir.. Meydanların, sokak ve mekanların görünümleri Türk resmi söz konusu olduğunda çok azdır. Bizler ne Beşiktaş’ı, ne Kadıköy ve Üsküdar’ı, ne de herhangi bir semti Türk resminde pek görmeyiz.. Aynı şekilde, konusu İstanbul’da geçse bile Türk edebiyatı mekan tasvirleri konusunda, resimde olduğu gibi bir fakirliği yaşamaktadır.. Bu fakirlik günümüz, çağdaş yazarlar için de geçerlidir.. ressamlar için de…


Mekanı bütünsel olarak görmek ve değerlendirmek hem bir sanatsal tercih, hem de bir üslup olarak görülmeli.. Mekanı pek ele alıp değerlendirmemiştir Türk resmi de, edebiyatı da.. Bunun türlü sebepleri olabilir.. Hatta sanatçıların kalite ve kabiliyetleriyle de ilgili olarak bakılabilir bu duruma.. Neden, mekan ele alınıp; iç, dış mekan; Fransız veya başka edebiyatların, resimlerin alanında olduğu gibi anlatılmamış veya anlatılamamıştır bizde.. Mekan, çünkü aynı zamanda kent ve kentleşmeyle de ilintilidir.. Kentleşememiş, karmaşık bir yapı olan kenti ziyadesiyle kuramamış bir toplumun mekan estetiği belki tam gelişememiştir.. böyle de bakılabilir.. Ama ben daha çok sanatçıların kişisel tercihleriyle ilgili olduğunu düşünüyorum; çevreyi, mekanı ve mimariyi; insanla birlikte ve bütünleşik olarak tasvir eden, yorumlayan, çözümleyen ve görsel, düşünsel boyutta anlatan sanat eserlerinin azlığını.. Ne şiirde, ne roman ve hikayede, ne de resimde ki, en görseli ve belgeselliği fazla bir sanat alanı olarak, geçmişin mekanları, özellikle dış mekanları, semtleri, mimari yapıları, yolları ve şehir alanları yok denecek kadar azdır..

Şeker Ahmet Paşa; Erenköy’den


Dediğim gibi, bunun sebebinin daha çok kişisellikle ilgili olduğunu söylemek gerekmektedir. Ama buna rağmen, yetkin ve özgün bir düzlemde resme ve yazıya taşınmış parçalar vardır. Mesela Şeker Ahmet Paşa‘nın Erenköy’den tablosu da bunlardan biridir.. Deniz hemen dibindedir bahçelerin.. Şimdiki gibi bir betonlaşma yoktur.. Bir iki kagir yapı.. birkaç ağaç.. sonra alabildiğine, Prens Adaları’na kadar uzanan ve onları da içine alan Marmara Denizi ve gökyüzüyle, yani mavi ve yeşille bütünleşmiş bir mekan gerçekliği… Bu mekan olgusu bize aynı zamanda tarihsel zamanda, Erenköy mekanının nasıl bir fiziki özelliğe ve görünüme sahip olduğunu göstermesinin yanında, bir ressamın gözünden nasıl algılandığının ve fırçasına nasıl yansıdığının gerçekliği olarak da karşımıza çıkmaktadır…


Tarik Buğra’nın “Küçük Ağa” romanından; ” Önce Tekke Deresi’nin üstü karardı, sonra şimşekler çakmaya başladı; ardından da yağmur boşandı. Kasabanın doğuya meyilli sokaklarında sağlı sollu ırmaklar peyda olmuştu. Gökyüzü neyi var neyi yoksa boşaltacak gibi idi. Akşehir 1919’un baharını, büyük çöküntüden sonraki ilkbaharı karşılıyordu..”


Evet, edebiyat cephesinde de, Tarik Buğra’nın, Küçük Ağa romanındaki bu giriş cümlesi, bir mekan tasvir estetiğine örnek teşkil edecek, özgün bir açılım ve anlatım olarak karşımızda durmaktadır. Genelde, çoğu edebi anlatımlar, tasvirden ziyade, diyaloglarla geçiştirilirken, Buğra, tasvir gücüyle realiteye giriş yapar.. mekan çözümlemesi, betimlemeyle, yalın, duru bir anlatıma, mekanın gerçekliğinin somutlanmasına çevrilir. Böylece aslında bize, anlatacağı hikayenin de gerçeklikle yoğrulmuş bir olgu olacağının ipuçlarını daha başından vermiş olur.. Bakın, edebiyatın büyük anlatılarından biri olan; Halit Ziya Uşaklıgil’in “Mavi ve Siyah”ında bu ve benzeri bir anlatı yoktur.. İnsan sınırında kalan ve çevreye açılmayan, mekanı, o dönem gerçekliği içinde çözümlemeyen ve tasvir etmeye gayret göstermeyen yapıda ilerler roman ve Ahmet Cemil kişiselliğinde sınırlı tutulur.. Oysa yazıldığı dönemi maddi manevi tüm boyutlarıyla anlatmış olsaydı bizim edebiyatımız, ne ölmez eserler olarak karşımızda duracak ve aynı zamanda bir mekan gerçekliği ve estetiğini de içine alarak, yüksek belgesel bir sanat eseri olarak belki dünyaya da örnek olacaktı…

Şeref Akdik; Kurbağalıdere


Yine edebiyattan görsel sanatlara resme gelecek olursak: Burada karşımıza Şeref Akdik resmi çıkıyor.. Şeref Akdik figüratif bir ressam ağırlıklı bir portre çizmesinin yanında, yer yer manzara ve az bir şekilde de mekan resmi çizmiştir. Bunlardan biri de Kadıköy Kurbağalıdere resmidir. Burada da yine 1950’li yılların Kurbağalıdere’si, figür anlatımı içinde ve çevresindeki ağaçlar, kayıklar ve görünümle birlikte ele alınıp, gerçekçi bir tarzda ifade edilmiştir. Kendine özgü tarzı da olan, yani üsluplaşmış bir ressam olan Şeref Akdik, kendi anlatımı içinde, yarı Empresyonist bir teknikle, bu kadraja alınmış görünümü yansıtır. Muhtemelen canlı, yani orada, o kadraj ve açıdan çizilmiş olan bu resim; aynı zamanda Empresyonist tekniğin bir özelliği olan dışmekanda canlı çalışma tekniğinin bir gerçekliği olarak, mekanı reel olarak yansıtma ve belgesel de oluşturma durumunu meydana getirmiştir. Mekan estetiğinin bizde az olmasının sebeplerinden biri de, ressamların genelde dış mekanda çalışmamış olmasıdır. Bunun istisnai durumları da vardır elbette ve Hikmet Onat‘la, İbrahim Safi de bu aykırı ve farklı ressamların başında gelir..

Hikmet Onat: Barbaros Hayreddin Paşa Türbesi, Beşiktaş


Hikmet Onat’ın Boğaziçi’nin farklı mekanlarını; yani Boğaz kenarlarını mekansal gerçekliği ve görünümleri içinde ve kadrajı da kayık, mavna, iskele ve görünüm, yapılarıyla ele alan, kendine özgü titizliği ve Empresyonist anlatımıyla çizgi ve fırçayla anlatması ve görselliğini oluşturması; her şey bir kenara, belgesel hüviyetinden dolayı bile saygın bir konuma yükselmektedir.. Yine Barbaros Hayrettin Paşa‘nın Beşiktaş‘taki türbesi de Hikmet Onat’ın klasik yapıtlarının dışında özgün ve kalıcı mekan resimlerinden biridir.. Bu türbe günümüzdeki çevresiyle birlikte düşünüldüğünde, o zamanlar nasıl göründüğü ve algılandığıyla da ilgili olarak bizde bir duygu ve düşünce uyandırır.. Böylece mekanın zamanla, çevreyle ilgili farklı gerçeklik algılamalarına sahip olabileceği kanısını da bizde uyandırır.. Keza, bu saygınlık İbrahim Safi resmi için de geçerlidir: Bakılsın onun resimleri de bir tür Empresyonist geleneğe oturur. Dış gözlem ve mimari ağırlıklı İstanbul mekanı peyzajları resmin ana izleği olur.. Zaten ressam hızlı çizme ve boyama tekniğiyle, sonra pitoresk bir yapı olan İstanbul mekanıyla, adeta İstanbul mekanını merkeze alarak çizmiş Levanten ressamların yaptığını yapmış ve bir Türk ressamı olarak, İstanbul mekanını, tarihsel ve güncel görünümler altında pek güzel tuvallere aktarmıştır.

İbrahim Safi: Dolmabahçe, Beşiktaş


Bakılsın, Beşiktaş, Dolmabahçe semti, gerek camisi ve gerekse de saat kulesiyle, tepelerden, karşı Üsküdar kıyılarını da içine alacak bir peyzajla, estetik ve canlı bir şekilde resme dönüştürülmüştür. Bu resim de yine belgesel bir nitelik kazanmıştır. Bir zamanların İstanbul ve Beşiktaş semtinin belli bir açıdan görünümü, bir ressamın estetiğiyle, gerçekçi bir şekilde yansıması, hem ressamın ilgi sahasını ve güzellik anlayışını bize göstermekte; hem de o zaman dilimi içinde çevrenin, mekanın ve kent peyzajının nasıl olduğunu, hem görünüm ve hem de gerçeklik anlamında ne olduğunun yansıması olarak sanat tarihinde yerini almış bulunmaktadır..

Eser: Hoca Ali Rıza


Elbet Hoca Ali Rıza‘nın Üsküdar’dan görünen o dönem Kız Kulesi‘ni de burada özellikle hesaba katmamız gerekmektedir. Biliyoruz ki Hoca Ali Rıza, özellikle Üsküdar merkezli bir mekan estetiği üzerine kurgulamıştır resmini ve bir mekan ressamı olarak hem estetiğe ve hem de gerçekliğe çok dikkat etmiştir. Resmin yapıldığı zaman dilimi içinde hem Kız Kulesi’nin, hem kuleye bakan toprak parçasının ve figür olarak insan olgusun, giderek kulenin arkasında bir silüet olarak görülen klasik İstanbul görünümünün nasıl olduğunun yansıması da tuvalde belirginlik kazanarak; geçmişten günümüze bir mekan sürecinin anlamı üzerinde bizi düşündürür…


Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın “Sahnenin Dışındakiler” romanından; “.. şehir, hiç de bıraktığım şehir değildi.. Bana insanlar değişmiş, hayat değişmiş, evler, sokaklar ihtiyarlamış, yıpranmış gibi geldi.. Daha sonraları İstanbul sokaklarının cazibesinin bir tarafını yapan satıcı seslerinin bile, eski satıcı seslerine benzemediklerini farkettim…” diyerek, bize, sadece dönemle ilgili bir mekan tasviri yapmaz, aynı zamanda bir durum ve ruh tahlili, dahası bir gerçekliğin geri planındaki ruhun çerçevesini de çizer..


Elbet, çevre tasviri ve mekan anlatımı, özellikle İstanbul ve mekanları söz konusuysa, Ahmet Rasim üstadı unutmamak gerekir.. Ahmet Rasim, “Muharrir, Şair, Edib” anı kitabında şunları yazar: “…Burası, Şehzadebaşı’nda, Direklerarası’ndaki bundan beş altı sene evvel kaldırılmış olan Osman Baba Türbesi‘nden itibaren çayhaneler, perukar (alafranga berber) dükkanları, mürekkepçiler içindeki birkaç kitapçı, Kirkor’un kitapçı dükkanı, Sarafim’in kıraathanesi yollarıyla Sultan Mahmud türbesindeki Çemberlitaş hamamı bitişiğinde ilk kitapçılardan Celil’e varır.. oradan tramvay yolunu takiben Cağaloğlu istikametine dönerek Tomruk dairesini sağda bırakır.. eski Tarik gazetesi idarehanesi, Kitapçı Arakel, Kitapçı Karebet, Kitapçı Parsih Efendi dükkanlarıyla, şimdiki yeni postahane arkası sokağı denilen eski muhacirin komisyonu sokağını sola ve bunların karşı tarafındaki Ebussuud sokağıyla Sabah matbaasını da hakim çizgisine aldıktan sonra, şimdiki İkbal kütüphanesinin selefi olan pis, murdar bir bakkal dükkanında nihayet bulurdu..”

Bir Cevap Yazın