Görüngüler ve Gölgeler

ÜMİT GEZGİN

Her zaman gördüğüm renkler, biçimler, sesler ve kokular mı bunlar, diye geçirdim içimden.. Bunlar, bu gördüklerimiz, aslında gördüklerimiz midir.. Yoksa sandıklarımız ve tahayyül ettiklerimiz mi.. Yürüyordum.. Sol tarafta alabildiğine ağaçlar, durmadan ağaçlar vardı ve tek tük insanlar bu parkın ağaçlarının içinde birbirlerinden korkarak da mesafeli bir şekilde banklara oturmuşlardı.. Denize doğru ama sessiz, sanki heykeller gibi.. çünkü heykeller sessizdir, bütün ihtişamlarına rağmen sessizdirler…


Sıkıntılar, endişe ağaçlara vurmuş.. ama yeşillikler daha da artmış.. sarılar var.. gökyüzünün beyazla harmanlanmış maviliği denizle bütünleşerek, kuşlar için özellikle bir özgürlüğe dönüşüyor.. Bakıyorum.. herkes birbirinin gözünün içine bakmaktan kaçınıyor.. Yoldan habire araçlar geçiyor.. motorlar geçiyor iki kişilik.. ileriye bakıyorlar.. Rengin, biçimin git gide derinleştiği.. hatta fululaştığı.. ileriye doğru bakıyorsun.. ağaçlar fululaşıyor.. gökyüzünün rengi kayboluyor.. güneş ileriye doğru adım attıkça, güneş gökyüzündeki martılarla, en çok onlarla buluşunca birden bire farklılaştı…


Bir kuş, sessizce gökyüzüne bakıyor.. yine yanında, taşların üzerinde bir-iki insan var.. onlar da denizin ilerlerine doğru bakıyorlar.. Sıcak.. alabildiğine sıcak ve sıcaktan kaçmak için bazıları yeşilliklere doğru hızlı adımlarla gidiyorlar.. Sessizlik.. kuşlar bile çıt çıkarmıyorlar ve gökyüzünün ve denizin sessizliğine eşlik ediyorlar böylelikle… Durdu.. duragan bir görünüm, bir gerçeklik var.. ışıkla birlikte, renge dönüşen, renkleşen bir görüntü var.. görüntünün altında da bir gerçeklik var.. suskunluk.. sıkıntı.. ve buna eşlik eden müthiş bir sessizlik…


Sonra, ağaçların arasına giriliyor.. bakıyorum ağaçlara.. onlarda da sessizlik var ve bir empresyonist ressam, bir köşede durmuş durmadan ağaçlara bakarak çiziyor.. Renkleri, daha çok renkleri arıyor tuvalin üzerinde.. ağaç formlarıyla birlikte renkleri… Renkler.. en çok onlar etkiliyor insanları ve bir de sessizliğe eşlik eden mavinin sonsuz dinginliği.. o gökyüzü ve ilerde, ufukta denizin maviliği, bulutsu bir görünüme bürünen, özellikle adalara doğru fululaşan görünümüyle, evet, sanki bütünleşiyormuş gibi bir algı veriyor insana.. görüntüsü oysa tam böyle değil.. demek ki görünüm başka, algı başka.. Ressam da zaten bunu biliyor…


Yol.. kaç metreyse bu yol.. ama yüzlerce metre ilerliyor.. sağlı sollu araçlar dizili iki üç katlı beyaz boyalı, biraz gri, sonra bazı yerlerinde laciverde, koyu griye kaçan açılımlarla.. bir bisiklet yolu.. düzenli ve yekpare gibi görünse de, yer yer boyaları kabarmış, renkleri solmuş ve yok olmuş vaziyette, sonsuza gibi yılankavi uzanıyor.. Gövdesi kalın ve yaprakları ince, koyu yeşilden açık yeşile ve hatta sarıya doğru evrilen ve ressamı da heyecanlandıran ağaçlar var.. belki insanlar sadece bunları hissetmek için çıktılar dışarıya.. dışarıya çıkmak için içlerinde korkunç bir istek duydular ve dayanamadılar..


Kırmızı araba.. orda tek başına, diğerlerinden ayrılmış ama bir hüzün var üzerinde.. diğer arabalar da yanında, sıralanmışlar ve ağaçlarla sanki bütünleşmişler, bir olmuşlar ve yola sarkan gölgeleri ağaçların, kalın, ince gövdeli ağaçlar var bazıları alabildiğine kahverengi.. en güzel kahverengi ve sakin tabiatlı yürüyen bir iki figür.. uzaklardan ağaç gövdelerine benziyorlar.. ellerinde telefonlar.. sürekli konuşan gençler var telefonlarla..


Sait Faik: “…Bütün gün, ne ettiğimi bilmeden dolaştım.. Çoktandır ne yaptığımı bilmiyorum. Ancak böyle dolaşırsam bir şeyler görebiliyorum. Yoksa gözümü dört açsam nafile.. Böylece hiç kimseyi, hiçbir eşyayı, hiçbir olayı dört başı mamur gördüğümü ve duyduğumu iddia edemem…”


..Öyle bir derinlik.. resimsel bir derinlik var ama, hepsi sanki algılanmıyor.. öylesine bir derinlik.. sonra tek tük, birbirinden ürken insanlar olarak.. uzak insanlar olarak birbirlerinden.. ağaçlar ki, köknar, kestane, ıhlamur, çam.. denize doğru yapraklarını sarkıtmışlar.. denizin içinde de bir sürü yelkenli, yelkensiz deniz motoru.. koyun sürüsü gibi yan yana dizilmişler…


Tarihle güncellik iç içe geçmiş vaziyette.. Tarihi köşk, beyazlara bürünmüş ve sonra sarılı kız, köpek de minicik ve beyaz, karşıda beyaz ve kırmızı,, sonra ve tenteyle uyumlu.. Ağaçların tüm empresyonist tutumuyla; sarılara, koyu, açık yeşillere ve turunculara bürünmüş vaziyetleri.. sonra açık, koyu kahverengi, kavuniçi rengi, krem rengi ve asfalt laciverdiyle harmanlanmış vaziyette..
Kırmızı köşk, orda hemen ilerde ve görkemden ziyade bir musiki gibi duruyordu Munir Nurettin Selçuk sokağının kenarında.. Gökyüzü yine maviydi, ara sıra beyaz pamucuk bulutlar, seyreltik ileri geri hareket ediyor.. Kapı burda, hemen ilerden, sola dönüp, eğer Fenerbahçe parkında geliniyorsa, kıvrılıp, büyükçe kapının önüne geliniyor.. orda durulacak ve aşağıdan kırmızısı parlak bu köşke bakılacak.. kırmızı ve kendinden emin bir köşk.. öyle orda bekliyor.. eski köşklere nazire olarak, diğer köşklerden farklı olarak orada duruyor…
gün uzuyor Empresyonist ressamların tablolarında olduğu gibi.. ağaçların yaprakları git gide koyulaşıyor.. insanlar el etek çekiyorlar hızla kaldırımlardan…

Bir Cevap Yazın