Bir Gezinti

ÜMİT GEZGİN

15 Mayıs 2020, Cuma
Her türden ağaç var sokaklarda.. köknar, kayın, ıhlamur, kestane.. kestane ağaçları daha sarı, bol yeşilli.. her türden yeşil var üzerinde ve türlü kahverengi renkle bezenmiş.. altından insanlar geçiyor, gidiyor.. Nereye gittiklerini biliyor mu bu insanlar, diye düşünüyorum ilkin.. Sonra karşı karşıya geldiğim maskeli insanlarla bakışmamaya çalışıyoruz.. ağaçlar biraz daha dallarını aşağıya doğru eğerken, deniz kenarına iniyorum uygun adım…


Gökyüzü ne kadar mavi.. tam resimsel.. Monet‘in ve Hoca Ali Rıza‘nın tablolarındaki maviye benziyor gökyüzünün mavisi.. bir de, Orhan Veli mavisi… Tek tük bulutların arasında, bir maviden bir maviye şerit şerit beyaz çizgiler var.. bunlar herhalde çok yükseklerde uçan uçakların izleri…


“..bugün karşı arsaya yığılı kalasları kaldırdılar.. kocaman kamyonlar onca kalası iki saat içinde aldı gitti…Hiç ayrılmadım pencereden…” Yusuf Atılgan.


Bugün ben de dışarı çıktım, evde çok gürültüler vardı ve aklımda sadece Yusuf Atılgan değil, aynı zamanda Sait Faik‘in de öyküleri vardı.. öykünün derinlemesine bir çözümleme, anlama ve anlatma sanatı olduğunu, düşünüyordum… şiire olduğu kadar resme ve resme olduğu kadar felsefeye de yakın durduğunu düşünüyordum, dışarıya merdivenleri kullanarak altıncı kattan indiğimde…

Balkonda tam algılanmıyordu güneşin bu kadar keskin, bu kadar yakıcı olduğu… Karşı arsada iki yıl aradan sonra bir inşaat başladı hızlıca.. oralardan gelen sesler, yaşamın da olduğu, virüslü sessizliğin üzerine bu seslerin, yaşam ritmini doğurduğu için, içime mutluluk da verdiğini, bu mutluluğun çaprazımızdaki apartman balkonlarına da yayıldığını bir sevinçle gördüm.. Huzur, belki böyle birşeydi ve Tanpınar da Huzur romanında tam da böylesi bir şeyi.. sesin doğurduğu, ölüme karşı diriliş huzurunu aradığını belki bana hissettirdi…

Desen: Ümit Gezgin


Kaldırımlardan, güneşli bir şekilde ileriye doğru.. güneş sevimli olduğu kadar da sıcaktı, aşırı sıcaktı… Üstüm başım sürekli güneş alıyordu ve ilerde, iki katlı betondan bir villa tipi, geniş bahçeli yazlık bir köşk vardı modern yapılı.. iki ay önce, bu salgın çıkmadan, köhne bir kamyonetle üç beş kişi evden birtakım eşyalar alıyorlardı.. çevredekilerin şaşkın bakışlarına ben de eşlik etmiştim..sessizce işlerini gördüler ve gürültülü bir şekilde gittiler.. kimse birşey dememişti ve onlar da kimseye bir izahatta bulunmamışlardı…

Desen: Ümit Gezgin


Sabahattin Ali; “..bulunduğum kasabanın hemen arkasındaki ormanlık bir dağa çıktım. Önce fundalıklar, sonra çamlar arasında, uzun uzun, hedefsiz ve maksatsız dolaştım. Dağın en yüksek yerinde saatlerce kalıp, güzel işlenmiş, çiçekli bir bahçe gibi önümde uzanan ovaya; dağın eteğinde, siyah kiremitli damları, beyaz minareleri, kırmızı tuğladan uzun fabrika bacalarıyla kabartma gibi duran kasabaya; gümüşi yapraklı kavak ağaçları arasında kaybolan köylere; ve güneşin altında mor bir sise gömülen karşı dağlara baktım…”


Ben de karşıya, köşede hemen, yeni açılan, büyük gövdeli kestane ağaçlarının gölgesine sığınmış izlenimi veren, yabancı bir isim taşıyan kafeye baktım.. birkaç kişi masasız sandalyelere oturmuşlar, evlerde zorunlu ikamet etmenin ızdırabını gidermeye çalışıyorlardı adeta.. sigara tellendirenler.. çay içenler.. anlamsız sadece birbirlerine bakanlar.. öylesine, kıpırtısız sandalye üzerinde duranlar…

Ne çok araba vardı.. özel araba.. korona maskeli insanlar direksiyonlarda, oraya buraya bakarak direksiyon çeviriyorlardı.. dışarıda hızlı adım bir yerlere gidenlerin bazılarında maske olmaması tuhafıma gitti.. yine bazıları da maskelerini boyunlarına indirmiş, diğer bazıları da bir kulaklarından sarkıtmışlardı.. bir aksesuar gibi adeta.. boyuna değil, kulağa asılan beyaz bezden bir aksesuar.. içimden, herhalde kurumaya bırakıyorlar.. sonra tekrar diğer kulaklarına da geçirecekler, diyordum.. veya, sıkıldıkları, nefes almada zorlandıkları, nefessiz kalacaklarını bir an hissettikleri için, tek kulaklarından çıkarmışlardı maskeyi.. diğer kulaklarında asılı bırakmışlardı…


Kalamış parkına doğru yürüyüşe geçtim..milyon dolar harcayarak itinayla yaptıkları Wyndham Kalamış otel kapatılmış, adeta şimdiden terkedilerek çürümeye bırakılmış bir izlenim kaplamıştı dış yüzünü.. Sıradan da olsa, ucuz bir görkemlilik havası verilen kapısı, alalade bir eski konak girişini andırıyordu… Arabalar arabalar.. sanki insanlar arabalara atlayarak, bir zamanlar at sırtında tatmin ettikleri egolarını tatmin ediyorlar.. nereye gittiklerini önemsemeden, sadece gitmek eylemi içinde kalarak mutlu olmak istiyorlardı…


Aman Allahım! parka bak! Çoluk çocuk dolu.. bir sürü genç, salgın hastalık öncesi dönem kadar özgür.. kaykaydan, bisiklete, motora kadar.. türlü yaya kaldırımını, park ve bahçeyi işgal eden araçlara koştur koştur.. yeşile, maviye, ağaç dallarına, çimene doğru koşturuyorlar…


Mavilik derinlemesine Moda burnuna, ordaki kiremit renkli damlara ve puslu yeşil ağaçlara kadar giderken.. daha ilersi görülmüyor.. oralar ki, sanıyorum Yedikule, Samatya sahillerine tekabül ediyor.. hiç mi hiç görülmüyor.. Aklıma, böyle bol güneşli ama sisli günlerde Karaköy’den kalkan Ada vapurlarına binen Sait Faik’in, Moda, Kalamış ve Fenerbahçe burunlarını nasıl gördüğü gelir…


Anton Çehov: “..Yaz mevsiminin bir pazar akşamı saat beş sularında Şmuhinlerin yazlık evinin kameriyesinde oturan Volodya on yedi yaşlarında, sıkılgan, çirkin, hastalıklı bir delikanlıydı..”


Bir yere, hiç değilse bir banka oturayım, yazayım, çizeyim.. diye düşünürken, sıcaklığın bunalttığı benliğimin izini sürerek, oturmaktan, Kalamıştan, sahil kenarından Kadıköy iskeleye kadar da yürümekten bir anda caydım.. Kurbağalıdere’nin oraya sapacaktım.. baktım gençler de oralara doğru, yasak olmasına rağmen bisikletlerini ve kaykaylarını sürüyorlardı.. ama doğrusu ben cesaret edemedim.. çünkü yasaktı.. yaş ilerledikçe daha kuralcı oluyordu insan.. gençler ise isyankar.. onlar her türlü anane ve kuralı çiğnemekten veya bigane kalmaktan tuhaf bir haz alıyorlar.. belki böyle böyle kişiliklerini geliştiriyorlardı.. kim bilir…


Yok yok.. sonunda vazgeçtim.. gerisin geri dönmek, bir an önce eve girmek istiyordum ki.. sonunda şuraya bir oturayım, dedim.. Çocuk arabalı genç çiftler de parka çıkmışlardı.. önümden geçiyorlardı.. denize bakıyorlardı ki, deniz de çarşaf gibiydi.. puslu.. ilerde bir-iki küçük yelkenli yat vardı.. onlar herhalde Kalamış marinada bağlı olan zengin yatlardandı.. şirket sahibi insanların yatları.. geziye çıktığım zaman, yat limanının önünden yürür, zaman zaman bağlı yatların sahiplerini, yatların dışındaki iskeleye masa kurmuş demlenmelerine veya şakalaşmalarına şahit olurdum… Sonra çöp toplayan çoğu Suriyeli çocuk geçerdi iskelenin öbür tarafından… Yelkenli yelkensiz irili ufaklı yatlar, mavnalar, kayıklar, motorlar.. marinada uslu uslu süzülürler, çoğu kere de sanki yüz yıldır buradalarmış gibi, yaşlı ve güngörmüş, sakalları uzamış, kocamış insanlara benzerlerdi… Hiç unutmuyorum, ben her Fenerbahçe yat limanına doğru kıvrıldığımda, Kerime Nadir‘in romanından uyarlama, 1962 yapımı Samanyolu filmini, Ediz Hun’la, Hülya Koçyiğit’in, yat limanında, Fenerbahçe parkını da görüntüye alan diyaloglarını anımsarım.. Belki onlarca kez izlediğim bu filim.. bende tuhaf, anlatılmaz nostaljik hisler uyandırır.. geçmiş, güzel günlere, arı duru zamanlara, insan konuşmalarına, efendiliğe ve mekanlara karşı bir özlem duygusu diriltir, belirtir içimde… Sonra bunların yaptığım resimlere bir şekilde yansımasını isterim…


Edebiyatta ve anlatıda içten ve samimi olmanın ne kadar zor olduğunu da bildiğim için.. bir de her çağ yazar ve sanatçısının ister istemez kendi koşullarına bağlı olduğunu sezinlediğimden dolayı.. aslında bu geçmiş zaman özleminin Abdülhak Şinasi Hisar‘da da olduğu gibi.. gelmez zamanlar özlemi olarak kaldığını biliyor ve Kalamış parkından gerisin geri yürüyor, sahilden, denizi, illa onu görerek ilerliyor ve şurası güzel.. onu resmini çizerim, diye de içimden geçirirken, kimseye çaktırmadan, cep telefonuyla fotoğrafını çekiyorum… Sonra evde o fotoğrafların bazılarına bakıyor ve beğendiklerimden esinlenerek birkaç çizgi çiziyor.. sonra aklıma gelirse, birkaç renk sürüyorum fırçayla…

Bir Cevap Yazın