İstanbul ve Hatıralar

ÜMİT GEZGİN

Uyuyan Şehir
Boğaz’ına düğümlenmiş ya
Bir köprü gibi
Haşmetli gergin
Yağıyor sinir ucuna
İltihaplı bir yara
Viral ve enfekte
Sokaklar ıslak
Telaşlı ve hasta
Çekilmiş ölü canlar
Mağaralarına

ERHAN AZAZ (19.05.2020)

İstanbul’u algılamak başlı başına bir mesele.. İstanbul’u algılamak ve yaşamak başka özellikler ve nitelikleri olan bir durum.. Algılamakla, yaşamak arasında ciddi farklılıklar var. Fotoğraflara bakarak ilerliyorum şimdi.. Evlere çekildiğimiz bu zamanlarda ben, çok uzak olmayan zamanlarda çektiğim fotoğraflara bakarak, İstanbul’u yeniden algılamak istiyorum…


Yahya Kemal;
“sanat dün bir tepeden baktım aziz İstanbul
gezmediğim, görmediğim, bilmediğim hiçbir yer
ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfince kurul
sade bir semtini sevmek bile bir ömre bedel…”

Tarihi Beşiktaş, betondan bir Beşiktaş’a döndü…


Böyle bir İstanbul gerçekten kaldı mı artık, diye içimden geçiriyorum.. Beşiktaş’a giderken vapurda, çektiğim ve gördüğüm, hızla değişen ve mavileşen İstanbul aklıma geliyor.. gözümün önünde fotoğrafını çektiğim Beşiktaş’ın denizin uzağından çektiğim fotoğrafta, gökyüzünün mavisiyle kübik binaların harmanlandığını, ilerde, o kubik öbekleşmenin içinde tarihi Sinan Paşa Cami’sini, sonra önünde Deniz Müzesi’nin modern binasını ve yine eski Tekel, yeni otel binasına dönüşmüş ve hemen önünde tarihi yenilenmiş Kadıköy’e giden vapur iskelesi.. Orada az mı spontane eskiz çizmiştim.. İlhamı bekliyordum, giderken, bakarken .. bazen hisseder, yanımda bulundurduğum resim defterimi, bazen resim kağıtlarımı çıkarır, çizmeye başlardım.. Gördüklerim üzerine düşündüklerimdi çizdiklerim…

Beşiktaş, Dolmabahçe


Beşiktaş’ı gidiyordum.. Tarihsel bir kasaba gibi gelir bana Beşiktaş.. biraz naif kalmış, dekorunu korumuş.. Eminönü’den farklıdır, daha bir turistik olmuştur Eminönü.. ama Yeni Cami veya tepelerde yüksek bir estetikle beliren Mimar Sinan‘ın yapıtı Süleymaniye, bir güzellik görkemi olarak yükselir.. Nedense, Eminönü Hüseyin Rahmi Gürpınar‘ın vapurlarını, Adalara gidecek vapurların içindeki kadınların konuşmalarını zaman zaman hatırıma getirir… Sonra yine denize, denizin içindeki yunuslara döner aklım.. Beşiktaş’ın sırtlarında yükselen gökdelenlere takılırım. Sonra Yahya Kemal‘ın “Sanat dün bir tepeden baktım aziz İstanbul” şiirine…

Bir İstanbul çalışması


Ahmet Haşim; “Bize Göre” kitabında; “..vapur köyden ayrıldı. Köprüye çıktık. Demir parmaklıklara dayanmış, sulara dalgın bakan mahzun bir halk…” diyor.

Vapur ve Kadıköy iskelesi


Koyu mavinin içinde, süzüle süzüle, bata çıka ilerliyor vapur.. Haşim’in dediği gibi, farklı çeşit insan, çoğu genç Kadıköy’den Beşiktaş’a doğru yol alıyor.. Çoğu vapurlarda cep telefonlarına sınırsızcasına bakıyor.. durmadan bakıyor.. mavi dalgalar, köpüklere bulaşarak vapurun bordasına, sonra hızını alamayarak küpeştelere vuruyor.. Mavinin ötesinde, bakıyorum Dolmabahçe Cami var. Hemen yanında yeni yapılan Beşiktaş Stadyumu.. hemen üstte İstanbul Teknik Üniversitesi’nin tarihi binaları.. sonra, daha yukarda yine devasa, bütün Dolmabahçe’ye egemen hotel binaları…

Beşiktaş, Sinan Paşa Cami görünüyor…


Koyu gölgeler arasında kaybolmuş ve sanki hiç bir şey algılayamıyorsunuz ve insanların figürleri uzamış uzamış.. bütün caddeyi ve araçların üstünü sanki kaplamış ve bir öbek oluşturmuş insanlar.. koyu gölgeler birbirinin içine girerek, resimsel bir lekeye dönüşmüş.. dikeyler dikeyler.. ağaçlarla birlikte dikeyler.. renkler tam algılanmıyor.. daha çok koyu renkler.. siyah değil ama, koyu renkler.. ağaçlar bile koyuluklar arasında kaybolmuş.. tam algılanmıyor…

Ağaçlar, deniz, adalar ve insanlar…


İskeleler kendi gerçeklikleri içinde kayboluyorlar.. Kadiköy’ü algılamak da yine iskeleleri üzerinden mümkün olabiliyor.. algılamak.. derinlemesine algılamak Sait Faik’çe algılamak, onun kitaplarını başucu kitabı yapmakla ilgili.. içten, samimi, iyi gözlemle ve özgün anlatımla yakalanıyor Sait Faik gerçekliği.. İstanbul gerçekliği… İstanbul’u, İstanbul bütünlüğü içinde görüyor Sait.. arı, duru görüyor.. kelimeleri de ona göre seçiyor…

İstanbul, bitmeyen bir Sait Faik öyküsü gibi…


Kelimeleri seçmek önemli.. Namık Kemal de güzel seçiyor kelimeleri.. O bazı yazarlar gibi kelime canbazı değil.. bilerek, severek seçiyor kelimeleri.. tasviri iyi ve güçlü..
Namık Kemal; “.. ilkbaharın en büyük güzelliği -çokluğu ve alışılmışlığı bakımından oldukça hor gördüğümüz- çimenlerdir. Dünyada renklerin en kararında olanı yeşilden tatlı renk mi vardır? Bahar mevsiminde yeryüzünün her zerresi yeşillenir..”


Geçmiş İçimizde Yaşıyor ve Tükenmeyen Hatıralar
Çocukluk hatıraları bitmiyor.. Yıllar ne çabuk geçiyor.. Çapa, Şehremini.. Küçücük bir arsa içinde, derme çatma tek katlı bir ev.. yine küçücük, ama sevimli bir bahçe ve bir-iki küçük, çıtkırıldım ağaç.. İlkbaharda çiçeklenen.. Hemen yanında öğrenci yurdu.. geniş bahçesi ve güvercin beslenen, futbol, basketbol oynadığımız, spor yaptığımız…

Deniz, yelkenliler, bulutlar…


Yıllar ne çabuk geçmiş.. Ne zaman Gazi İlkokulunda, İbrahim Alaattin Gövsa İlkokulu’nda, Çapa Ortaokulu’nda, Şehremini Lisesi’nde, Fatih Ticaret Liseleri’nde okumuşuz da, büyümüş, iş-güç sahibi olmuşuz.. Yaşlanmışız.. Emekliliğe gelmiş hayatımız.. Bir köşeye çekilmek istiyoruz.. Korkuyoruz da bir köşeye çekilmekten.. Ürküyoruz.. Hayattan mı, geçmişten midir bu korkular, endişeler.. Çoluk çocuk sahibi olmuşuz.. yahu biz daha çocuk değil miyiz.. hiç değilse çocuk ruhlu…

Kadir, Ayhan, ben; Beşiktaş’ta…
Erhan’la birlikte, İstanbul’un bir köşesinde…


Evet, çocukluk arkadaşıyız.. Ayhan, Erhan, Kadir, ben, Doğan, Uğur.. Uğur, bir türlü evden doğru düzgün dışarıya çıkmazdı.. Ben, Erhan ve Ayhan.. evinin önünde saatlerce beklerdik onu.. yine de çıkmaz, bir bahane bulurdu evde kalmak için.. Durmadan ders mi çalışırdı bu çocuk.. tam bilemiyorum.. şimdi o da emekliliği gelmiş bir öğretmen.. belki emekli de olmuş olabilir.. yıllar geçti.. yıllardır da birbirimizi görmüyoruz… Doğan’dan da yarım da olsa uzaklaştık.. Her zaman bir araya gelemiyoruz.. Aslında bu salgın döneminde, kimse tam olarak bir araya gelemiyor.. Bizim kuşak, sanal değil, reel kuşaktı.. durmadan buluşur, durmadan ve saatlerce konuşurduk… Saatlerce basket oynadığımızı, saatlerce güvercin uçurduğumuzu.. bütün İstanbul’u; Erhan, Ayhan, ben, Kadir dolaştığımızı hatırlarım..

Bir İstanbul resmi daha…

Kadir’in çalıştığı işyerine giderdik Laleli’ye.. saatlerce onu beklerdik.. sonra yine, birlikte çıkar.. İstanbul kazan ben kepçe, bütün İstanbul’u.. özellikle Sultanahmet’ten başlayarak, yazma ve çizme amaçlı dolaşırdık.. Ne çok dolaştık İstanbul’u..ne çok yaşadık.. İstanbul’un tükenmezliğini o zaman daha iyi anlardık.. İstanbul öğretici bir varlık.. yaşayan bir organizmaydı.. başlı başına bir edebiyat ve resim gerçekliğiydi.. Daha o zamanlar edebiyatın ve sanatın içinde, hem de uzun soluklu yüzmeye başladık.. Şiirler, yazılar, kısa öyküler, resimler.. karikatürler…

Beşiktaş; tarihi iskele ve park…


Aman Allahım! şimdi, bu kırlaşmış, çoğu kere beyazlaşmış, ağarmış saçlara bizler mi sahibiz.. nerelerde kaldı gençliğimiz, çocukluğumuz.. nerede o eski zamanlar ve mahalle aralarındaki arsalar ve top koşturduğumuz kadar okuduğumuz kitaplar.. onlar da bir bir kayboldu.. kaybolan yıllarımız, gençliğimiz.. saçlarımız, yüz çizgilerimiz…

Her tarafı deniz olan bir şehir burası…

Ama, anıların kaybolmadığını, şimdi daha iyi anlıyorum.. Zaman geçtikçe kaybolmayan şeyin, anılar.. yanı birikimler olduğunu, gördüm… Ahmet Haşim’in dediği gibi.. birikim ve olgunlaşma, zamanla oluyordu.. belki işte bu kır saçlar, bu yüz çizgileri.. bu geçmiş birikimi.. hatalar ve yaşanmışlıklar.. anılarımızı, bizi, gençliğimizi, çocukluğumuzu ve arkadaşlığımızı oluşturuyordu…


Hatıralar ve İstanbul.. iyi ki varsınız…

Bir Cevap Yazın