Sahile Doğru

Ümit Gezgin


Zamanın içinde ilerliyoruz… Roman ve öyküler, giderek anılar ve günceler zamanın içindekileri hep anlatmaya, hep göstermeye dayanıyor. Oktay Akbal birşeyi anlatırken geniş bir yelpazede yazarlardan alıntılar yapardı.. Keza, Salah Birsel, o da yazarların gizli dünyalarına girerek, onların en bilinmedik yönlerininin arkeolojisiyle uğraşırdı.


Halk şairi ne demiş; “Bahçelerde gördüm nice gülleri/Ömrümce sevecek gül bulamadım..” Şair, kısa ve özlü anlatılar üzerine kendini kurgularken, roman detaylarda bir zamanı dile getirir.. Belki öykü anlık izlenimlerle kendine yol açar.. Sait Faik öykülerinde olduğu gibi.. Bütün savrukluğuna rağmen, yaratıcı özgünlüğünü ve rahatlığını kuşanır Sait Faik.. Bazen başı ve sonu bile öykünün değişim gösterir.. Ama insan sıcaklığı buna rağmen azalmaz.. O varoluşun şarkısını dile getirmektedir çünkü…


Apartmandan çıktım. El dezenfekteni apartman kapı girişinde, giren çıkan elini siliyor. Sonra peçeteyle kapıyı açıyor, küçük bahçeye çıkıp, dış kapıyı da açıp, sokağa, arabalarla kuşatılmış sokağa çıkıyorum.. Bir tane araba için boş yer yok. Yok, çünkü bütün sokaklar arabalar tarafından işgal edilmiş vaziyette… Yükseldikçe yükseliyor Fenerbahçe, Bağdat Caddesi, Feneryolu semtinde apartmanlar.. Bir zamanların sevimli, bahçeli köşkleri yok edilmiş. Onların yerine kondurulmuş mütevazi apartmanların yerine, şimdilerde devasa, gökdelen öykünmesi apartmanlar alıyor. Çıktıkça çıkıyor gökyüzüne doğru çirkin, görgüsüzce yapılmış beton binalar .. Bu beton, çirkin kütükler çoğaldıkça, beton orman da artıyor, çoğalıyor, sadece sokakları, meydanları, dört yol ağızlarını kaplamakla kalmıyor, her yeri istila ediyor..


Kaldırım taşları eğri büğrü.. yeni yapıldığı halde tam oturmamış düzensiz taşlar.. belediye her yıl bu taşları değiştirmek için çalışıyor ama, nedense bir türlü bu taşlar yerli yerine oturmuyor ve oturtmak için de her altı ayda bir değiştiriliyor, değiştirmek için de yollar kapatılıyor, kepçeler geliyor kazıyor ve gürültüler, yeni yapılmakta olan apartmanların gürültülerine karışıyor…


Beş-on yıl önceye kadar sevimli üç-dört katlı apartmanlar ve onlardan daha uzun kestaneden, kayına, ıhlamurdan çam ağacına kadar her türden ağaç varken, şimdilerde yeni yapılan devasa apartmanlarla bu ağaçlar ortadan kaldırılıyor ve daha küçük ve bodur ağaçlar tek tük apartmanların minik bahçelerinde kendilerine yaşam imkanı arıyorlar.. Apartmanlar öylesine heyula gibi gökyüzüne yükseliyorlar ki, ne ağaç, ne çiçek kalıyor ortada, ne park ne de bahçe.. Kaldırımlar gittikçe daralıyor ve sokaklar da inceliyor.. Üstüne üstlük devasa araçlar o daracık yolları istila ederek, başka araçların da geçişini engelliyor…


Çıktım, dolaşıyorum.. Aşağıya doğru, ağaçların ordan, ağaçların çoğu zaten yolunmuş, yok edilmiş, yerlerine yeni, heyula gibi apartmanlar dikilmiş ve o eski, heybetli ve yeşil ağaçların yerine, minyatür ağaçlar dikilmiş.. Gidiyorum, aşağıya doğru, sokağı geçtim, durmadan arabalar, klaksonlar, köpek gezdirenler, gezdirirken cep telefonlarına bakanlar.. Özellikle gençler hep köpek gezdiriyor, hem de cep telefonlarına bakıyorlar.. Tek tük yaşlı insanlar da var dışarılarda, toprağa eğilmiş, kambur bedenleri ve bastonlarıyla tin tin yürüyorlar.. Bazılarının yanında bakıcıları var. Geçenlerde Feneryolu ışıklarda gördüm. Yanında bakıcısıyla birlikte tekerlekli sandalyede, uzun ve ileriye doğru, ölgün gözlerle bakıyordu. Cılız mı cılız bir kadın, bir deri bir kemik kalmış. Yanında bakıcısı bakımlı bir Ortaasyalı..

Işıklardan gelip geçen insanlara, duran, hareket eden arabalara, gidip gelen bisikletlilere, kaykaycı çocuklara, elektrikli iki tekerlekli süküturlulara.. gençlere, en çok gençlere ve onların hal ve tavırlarına.. sonra zırt pırt, olur olmaz yerden çıkan, fırlayan, hızlanan, ses ve gürültü çıkaran, külhanbeyi tavırlı motorlulara bakıyor da bakıyor yaşlı, ölgün ve sonsuza bakar gibi, donuk bakan nine…


Aslında tek tük eski evler var. Haldun Taner Müze Evi mesela.. bir zamanlardan kalma gibi duruyor.. tuğla mimarisiyle ve iki katlı yapısıyla, yanında bir zamanlar yaşayan, tarihi Halk Evi binasını hatıralarında yaşatsa da, hüzünlü yalnızlığını yaşıyor.. Allah’tan burda devasa çınar ağaçları var da, tarihe, doğal olana meraklı bizler için, hüznün yanında mutluluk da kaynağı olarak duruyorlar..


Kalamış bir zamanlar Şehzadelerin yaşadığı yer olarak anılırken, şimdilerde tuhaf bir kozmopolitlik içinde, güzelliğinden ve doğallığından birçok şey yitirerek, öyle orda, sürekli değişerek duruyor.. Kalamış bile, yüksek apartman, zevksiz ve tek tip kişiliksiz mimarisiyle, bön bir görsel gerçekliğin içinde yüzüyor.. Marinadaki yelkenli yelkensiz tekneler, yanlarına aldıkları küçük, tahtadan balıkçı kayıklarıyla ilginç tezatlar oluşturarak kendi varoluşlarını yaşarken, yanlarından geçip giden gençlerin ve insanların duyarsızlığına veya her şeyi çabucak bir fast food alışkanlığıyla bir anda tüketmelerinin şaşkınlığını yaşıyorlar…


Şimdilerde olmayan Kurbağalıdere Köşkü, Şehzade Abdülaziz ve Murat’a ev sahipliği yapmış yıllarca.. Bunu, birçok gerçekliği olduğu gibi kimsenin bildiği, umursadığı yok.. Sadece Kurbağalıdere civarı değil, Kalamış’tan, Fenerbahçe’ye, Feneryolu’ndan Selamiçeşme’ye ve diğer birçok yere kadar her yer ve her şey değişti, kötüleşti, farklılaştı…


Aşağıdaki yoldan sağa dönerken bir kuaför var ve sürekli dolu.. Kadınlar, özellikle genç kadınlar ne hikmetse orayı tercih ediyorlar. Sonra etrafta, burada, her köşebaşında bir kuaförün olmasını anlamak mümkün değil.. Hemen yanında da kuaförün bir kafe var. Her zaman dolu.. Bu korona zamanlarında birbirine yakın masalarda oturan insanların boş bakışlarla, dalgın bir noktaya baktıklarını görüyorum önlerinden geçerken.. Sonra da yanında Şok market var.. önü sebze meyve hali gibi çalışıyor.. Yani market değil de, daha çok sebze meyve pazarı…


Önünden geçtim, karşıya geçtim, aradan, karşıda devasa, yeni yapım apartmanların arasından, manzara, perspektif görme ümidiyle, karşıma taksi durağı gelinceye kadar yürüdüm yürüdüm.. Kaldırımlar o kadar dardı ki.. karşıdan gelen biriyle omuz omuza geliyordunuz adeta.. Yollar zaten dar ve çukurlu, buruşuk yüzlü.. Arabalardan bazıları son model ve pahalı.. Arabalara uyum gösteren bir yapı yok çevrede.. Ağaçlar sonbahar hızlıca gelmeye başladığı için, yaprakları daha fazla dökmeye başlamışlar.. Yerler kara kuru ağaç yapraklarıyla dolu..


Böyle böyle çürüme her yeri kaplamaya başlıyor.. Kalamış Parkı içindeki eciş bücüş heykelleri bazılarının devasalığı bile engelleyemiyor. Ünlü şair Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın kötü heykelini paylaşıyor ressam Osman Hamdi’nin heykelinin başarısızlığı.. Biri kötü, orantısız ve şaire yakışmayan ciddiyetsizlikte, diğeri ise bir koltuktan ibaret.. Ressamla, Osman Hamdi’yle uzaktan yakından alakası yok.. Bunlar kime yaptırılmış, kaça yaptırılmış, dahası niye yaptırılmış ve utanılır gibi, özellikle Osman Hamdi’ninki.. bir köşeye atılmış…


Cız ederek içim ilerledim, bir banka oturarak, resim çizmeye çalıştım. Sonra not defterimi çıkararak bir şeyler, hiç değilse gözlemlerimi yazayım, dedim. Etrafta, çimenlere yayılmış gençler, sırtlarında getirdikleri portatif sandalyelere oturuyorlar çene çalıp, şakalaşıyorlar, önlerindeki marinadaki lüks yatlara, yelkenlilere, uzaklara ve güneşin kavurduğu etrafa, birbirlerine, köpek gezdirenlere ve kedilere mama verenlere bakıyorlardı…


Hava güzel, etraf sessiz, diye not düştüm defterime.. Sonra resim defterini çıkararak, şu uzaklarda görülen ağaçları ki onlar Ediz Hun ve Hülya Koçyiğit’in 1962 yılında çektikleri, Kerima Nadir’in ‘Samanyolu’ romanından uyarlama filminde görülen ağaçlardı.. Onları, yelkenlilerle birlikte çizmek istiyordum. Bulutlar sonra hızlıca akıyordu.. İlerdeki kafelerde oturan gençler derin, eğlence dolu sohbetlere dalmışlardı.. Ne işsizler, ne salgın hastalık, ne dünyanın kötü durumu.. kısaca, hiç bir şey umurlarında değildi burada oturup, neşeli dakikalar geçirme hevesinde olan, şanslı ve mutlu gençler için.. Onlar ülkenin genel gençliği düşünüldüğünde şanslı ve avantajlı gençlerdi.. Bir elleri yağda diğer elleri baldaydı.. Çalışmak, üretmek, yorulmak, iş, güç, meslek ve gelecek için endişe edecek zorlukları yoktu.. Rahata, lükse ve tüketmeye, giderek eğlenmeye alışmışlardı.. Rahat ve vurdumduymaz gözlerle bakıyorlardı çevrelerine ve kendileri gibi yaşdaşlarıyla birlikte olmanın hazzını yaşıyorlardı …


Banka biraz daha oturayım, dedim içimden…

Bir Cevap Yazın