Sisin Ardında Kaybolan Adalar


Ümit Gezgin

Deniz kenarına oturmuştum. Yan tarafta filim çekimi vardı. Çocuklar koşuyor, durmuyor yeniden koşuyor. Kameralar, ışıkçılar, açık havada, parkın içinde yürüyen gençler.. Bir ara bunlar parka gezmeye gelenler mi, yoksa filim ekibinden mi tam anlayamadım.. İnsanlar hepsi birbirine benziyordu.. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar, gençler.. Adeta ağaçlar, kuşlar, gökyüzündeki bulutlar, denizin rengi ve dalgaları.. Karşıdaki adalar.. Bu adalar zaman zaman sisin arasında kayboluyor, zaman zaman da sanki burnumuzun dibindeymişçesine yakınlaşıyor ve beni şaşırtıyordu.


Gerçekten Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın dediği gibi, her otuz yılda bir bizde her şey; sokaklar, semtler, insanlar ve mekanlar değişiyor muydu tamamen.. ve, bambaşka bir dünya ve gerçeklik mi kuruluyordu.. Bunu anlamak tam mümkün değildi.. Nasıl olurdu böyle bir şey.. Her şeyin değiştiği bir toplum, nasıl belleğini oluşturacak ve nasıl geleceğini kuracak.. Orda, öyle oturuyor ve karşıya bakarken notlar tutuyorum. Masalarda tek tük oturan, kendi halinde, cep telefonlarına bakan insanlarla birlikte, kalabalık aileler ve minicik çocuklar da var.. Onlar ellerinden çekiştiriyorlar büyüklerini, yeşile, yeşilliğe, koşturmaya, zıplayıp, atlamaya doğru.. Kuşlar gibi uçmak, kaçmak, bulutlara ulaşmak, ağaç dallarına tırmanmak istiyor minicik çocuklar.. Yaşlı bedenler onların hızlarına, şen şakrak hareketlerine nasıl yetişsin…


Orada duruyor, bekliyor, kulaklarımı açmış çevreden gelecek seslere kulak kabartıyorum. Tanpınar belki haklı; “..Şehir, hiç de bıraktığım şehir değildi. Bana insanlar değişmiş, hayat değişmiş, evler, sokaklar ihtiyarlamış, yıpranmış gibi geldi..” Evet, değişme, her taraf bir değişme içinde ve hiçbir şey boşluğu kaldırmıyor.. İşte, iki yaşlı ağır adımlarla giderken, karşıdan koştur koştur ilkokul talebeleri yeşilliklere dalıyorlar, ağaçların çevresinde, çiçeklerin arasında hoplaya zıplaya dolaşıyorlar..


Adalara doğru bakıyorum.. Onların resimlerini çizmek, sonra da suluboyayla boyamak istiyorum. Bir şeyi çizmek, onu kendince anlatmak demek aslında. Sonra her çizenin kendine özgü bir karakteri olduğu için, çizgisi de farklı ve doğal olarak boyaması da.. Ama daha çok çizgiler karakterleri ve üslubu ortaya çıkarıyor…


Bazı notlar almaya başladım. Bir tarafta filim çekimi, diğer tarafta çocukların şen şakrak koşuşturmaları, martıların Orhan Veli‘yi hatırlatır çığlıkları Marmara üzerinde, gençlerin neşeli yürüyüşleri, yaşlıların kederli bakışlarına karışıyor. Akıllı kargalar masaların arasındaki insanların ardında bıraktıkları yiyeceklerle besleniyorlar. Aklıma Sait Faik‘in sözü geliyor; “..Yazı yazmayı iş saydığım için başka iş yapmamaya karar vermiştim..” Büyük yazarın yaşarken kıymetini bilemedik.. Öyle bir kadir kıymet bilen bir toplumumuz yoktu. Okuyan ve yazarlarını takip edip, onları iyi bir şekilde yaşatan. Oysa Sait Faik, kitaplarını yayınlayabilmek için, babasından kalma servetten harcamıştı.. Yazarlarımız hep sıkıntı içinde yaşadılar. Keza ressamlarımız da öyle.. Bakmayın şimdiki yazarlardan bazılarının cakasına, yanına yaklaşılamamasına.. Yine ressamlarımızın milyon dolarlık eser satıyor olmalarına.. Hoca Ali Rıza doğru düzgün bir tane resim satmamıştı.. Namık İsmail’den, İbrahim Çallı, Şeref Akdik, İbrahim Safi, Şefik Bursalı‘ya kadar.. Resmi bir aşkla sürdüren bu ustalar hep mütevazi hayatlara sahiptiler. Resimden para kazanmadılar. Bırakın para kazanmayı ve caka satmayı, sanatkarlıklarını bile pek duyumsayamadılar ömürleri boyunca.. Hiç alkışlanmadılar, büyük takdir toplamadılar.. Yaptıklarından geniş kitleler hep habersiz kaldı.. Okumayan, kültür sanatla alakası olmayan bir toplumun sanatçı bir ferdi olmaları onların kaderiydi.. Aslında sanat da biraz bu.. Yalnızlık içinde yaşamak ve üretmek. Takdir toplanmasa bile, anlatmaya, göstermeye devam etmek…


Yazı da resim de bir tutkudur. Bu tutkuyu ancak bu alanın içinde samimiyetle kulaç atanlar anlayabilir. Gerisi laf-u güzaf… Kaç kişi Salah Birsel üstadın edebi dehasını takdir edebilecek düzeyde.. Edebiyatçısının bile doğru düzgün okumadığı bir toplumda özgün yapıtlar ortaya konabilir mi.. Özgün ve kalıcı yazı ve yapıtların neler olduğu anlaşılabilir mi..


Bu düşünceler içinde adalara bakıyorum. Bir iki çizgi atıyorum, bir iki yazı karalıyorum.. Çocuklara bakıyorum, kargaların temkinli yeşilliği eşeleyişlerine.. Martılar ağır çekim Marmara’nın içlerine doğru uçuyor. Kalkıp gideyim, diyorum. Biraz daha oturuyorum.


Şimdi ben buraya Salah Birsel’den, onun ‘İstanbul Paris’ kitabından bir alıntı yapıp, yazıya son vereceğim; “…Fenerbahçe araba ve bisiklet demektir. O kadar güzel arabalar ki, al kucağına kedi sever gibi sev… Ahmet Rasim: ‘Çekçeklerden tutun da paraşol, bağ arabası, payton, brika, kupa, lando, yarım lando, tekatlı, çiftatlı… topundan birer tane var..’ diyecektir. Fenerbahçe biraz da Refik Halit demektir. Cuma ikindilerinde, meltemin savurduğu toz tipisi içinde konak arabalarına biter. Üzerine ışıklı denizin yansıdığı parlak cilalı kabuklar gözlerini alır…”

Bir Cevap Yazın