Yağmurlar, Fırtınalar, Gökyüzü ve Deniz

Ümit Gezgin

Yağmurlar, fırtınalar, gökyüzü ve alabildiğine uzanan çayırlar, çimenler.. Hepsi hepsi bütünün parçaları olarak duruyorlar.. İnsanlar bu bütünü durmadan parçalamak, durmadan yok etmek, durmadan kendi beton gerçekliklerini yeniden inşa etmek istiyorlar. İnsana ve gerçekliğe inat insanlar durmadan yağmurdan kaçarak, doludan kaçarak bir yerlere sığınmak, bir yerlerde yeniden var olmak istiyorlar. Var olmak istedikleri şey aslında sadece sufli amaçlar, sufli idealler ve alışkanlıklarını sürdürmek…


İnsanoğlu yağmurlara ve fırtınalara inat, kendine doğru koşuyor durmaksızın. Orda bekleyerek, dahası giderek, bir yerlere varılamayacağını bilerek gitmek.. Varmak için gitmek, ama bir türlü de varamamak gidilecek yere. Varmanın, ulaşmanın ne anlama geldiğini bilmeden gitmek…


Yol böyle, sonra arabalar.. türlü arabalar ve birbirlerini ezercesine geçip gidiyorlar.. Durmadan ve son sürat, ölürcesine, öldürürcesine gidiyorlar. Gitmek değil aslında bu, uçmak istercesine gitmek. Gitmek, aslında ve belki sonsuza doğru gitmek için gitmek.


Bulutlar, yoğun ve karmaşık, enerji yüklü, elektrik yüklü bulutlar.. Durmadan onlar da bir gidiş, daha çok sürükleniş içindeler.. Sonsuza kadar sanki bir ilerleyiş halindeler bulutlar. Var oluşun ince sırrına vakıf bilge varlıklar gibi, beyazın tüm derinliğinde, sakin ve vakurlu gidiyor bulutlar… İnsanlar yok orda ve ağaçların birbiri peşi sıra gitmesi, araçlar durmadan, peşi sıra birbirinin üstüne bine çıka ve ilerleyerek durmadan.. Bulutlar gibi durmadan ilerleyerek.. Çamurlu yollar.. Çamurlu yollar, karışık işaret levhaları, sürekli inşaat ve sürekli gidip gelmeler ve gökten yağmur bir dolu yağmur yağması..


Bütün bu bulutların, araçların, yolların ve dağların ortasında duruyorum. Yolların bittiği noktada duruyorum. İnsanlara, ağaçlara, şeylere bakıyorum. Onlar da bana bakıyor. Durmadan gidiyor her şey. Her şeyi yakalamak, her şeyi zaptetmek mümkün değil. Aşağıya doğru ilerliyoruz ve birden ortaya çıkan bir fırtına. Yağmur boşanıyor, sağnak.. ama büyük bir su kütlesi, durmadan ve akıyor aşağıya doğru, bacalardan, pencerelerden, oluklardan akıyor, fırtınalı bir şekilde akıyor..

Elektrik direkleri, ağaçlar, yeşillikler.. Ordan sahile doğru, denize doğru inmek. Bakılıyor, herkes bakıyor.. Herkesin bakışının benden farklı olduğunu bilerek, bakıyorum ben de.. Herkes bakıyor, ileriye doğru bakıyor.


Denizi, uzaklarda denizi görüyorum. Ölgün bir su birikintisi olarak yatıyor öyle. Ölgün ve geçersiz. Öyle duruyor, aşağılara doğru iniyoruz. Bulutların üstünden aşağılara iniyoruz. Dağlar, tepeler, gökyüzü.. Her şey aşağılara doğru iniyor.. Su kütlesi, kıyıdan, belli açıdan, dağların arasından küçük bir ayrıntı olarak görülürken, sonra git gide büyüyor, büyüyor, çoğalıyor deniz ve sanki büyük lacivert okyanusa dönüşüyor.


Bulutlar toplanıyor, aşağıya doğru iniyoruz. Aşağılara doğru iniliyor ve sonra bir genişleme, toprak genişliyor, tepeler azalıyor ve düzlükler çoğalıyor.. Ağaçlar ağaçlar.. Onların da sayıları azalıyor.


Sonunda Erdek‘e geldik. Küçük bir meydan. Tarihi bir yapı var orda ve sahile sular dalgalar halinde geliyor ve yelkenliler, kayıklar, gemiler, iskeleye yaklaşıyor, denizle kıyı bütünleşmiş, birleşmiş..


Aklıma Amy Tan‘ın ‘Mutfak Tanrısı’ kitabının girişi geliyor; ben romanların ve öykülerin giriş kısımlarını önemserim. Çünkü bu girişler kitabın geneli hakkında da önemli ipuçları ve açılımlar verir. Romanın ve öykünün derinliğini ve edebi anlamını iyi anlatır. Amy Tan da, iddialı kitabının girişini, yalın ve güçlü anlatımla bezemiş: “Annem ne zaman benimle konuşmaya başlasa, söze sanki bir tartışmanın ortasındaymışız gibi girer. Geçen hafta telefon ettiğinde, ‘Pearl, şey, gitmemiz gerekli, başka çaremiz yok, ‘ dedi. Ancak birkaç dakika sonra bana neden telefon ettiğini öğrendim. Helen Teyze, bütün aileyi kuzenimiz Bao-bao’nun nişanına davet etmişti.”


Erdek sahilde, ilkel bir sahil burası, yürüyüp, ilerleyip, teknelere, ilerde, bir yarım ada, küçük bir ada gibi de duran, terkedilmiş, metruk bir alana da bakarak, mekanın anlamını kavramak, daha derinden anlamak istiyorum.. Gökyüzü, yol boyunca griliğini, öbek öbek, karmaşık ve kül rengi bulutlarını taa buralara kadar taşımış.. Sahili boylu boyunca deniz suyu basmış. Nerdeyse tekneler sahile hücum edecekler, sanki denizde değil de, sahili istila etmiş suyun üzerinde yüzüyorlar. Çay bahçeleri, iyi bakımlı görünen ilkelliği alabildiğine, gidip geldiğim yıllar boyunca sürdürdüğü gibi, çayları da fahiş fiyattan yaparak, yazlıkçıları kazıklama üzerine bir fiyat uygulaması yapıyorlar. Buraya gelenler, özellikle turistler, bir soluklanma anında bile oturacakları yerler, sahildeki üç-beş bu çay bahçeleri olacağı için, onlar da fiyatlarını abartıyorlar…


Büyük su kütlesi bütün her tarafı kaplamış ve tepecikler denizin içinde yelkenliler gibi yüzüyor…


Ufka bakıyorum. Bulutlara bakıyorum. Kül rengi bulutlar evlerin bacalarını kaplamışlar, sonra ilerde ufkun oralarda kayboluyorlar.

Kuşlar uçuyor.. Bulutlar uçuyor…

Bir Cevap Yazın