Ressamlar ve Edebiyatçılar

Ümit Gezgin


Ressamlar ve edebiyatçılar birbirini destekler. Yazı sonuç itibariyle resme de yol alan bir özelliğe sahiptir. Her resim yazıya ihtiyaç duyduğu gibi, her yazı da resimden destek görmek ister. Yazarların birçoğu belki bu yüzden hem yazıyı hem resmi birbirine omuz verir tarzda sürdürmüşlerdir.

Mesela Hüseyin Rahmi Gürpınar iyi bir yazar, romancı olduğu kadar, güçlü bir ressamdır da.. Maalesef ondan kalan eserleri koruyamadığımız için, günümüze yaptığı gerçekçi tabloları bugün müze olarak kullanılan köşkünde bile pek kalmamıştır.


Keza, bakın Tevfik Fikret de o dönem, 19. yüzyıl yarı empresyonist sanat akımlarının etkisindedir ve yaptığı manzaralar da empresyonizmin ışığını üzerinde barındırır. Şair ağdalı şiir diline uygun bir anlatımla, sembolik ögeleri de içeren resimler yapmıştır. Ben Sait Faik‘in de aynı zamanda ressam olduğunu düşünürüm. O savruk dili, bana hep empresyonist ressamları hatırlatır. Kendine özgü bir düzeni vardır onun hikayelerinin. Dile bir ressam duyarlılığıyla yaklaşır. Her anlatımı görsel tablolar sunar gözlerimizin önüne…


“Çocukluğumdan beri haritaya ne zaman baksam gözüm hemen bir ada arar; şehir, vilayet, havali isimlerinden hemen mavi sahile kayar… Robenson Kruzoe’yu okumuşumdur herhalde; unuttum gitti. Onun zoruyla mavi boyaların üstünde bir garip ada ismi okuyunca hülyaya daldığımı sanmıyorum. Romanlar yüzünden adaları sevdiğimi pek ummuyorum ama belki de o yüzdendir. Haritada ada görmeyeyim, içimdeki dostluklar, sevgiler, bir karıncalanmadır başlayıverir.”


Evet, Sait Faik güçlü bir görsellik oluşturucusudur. Her satırında bir ressamın zengin tuşlarını görürüm. Bu tuşlar, empresyonisttir. İzlenimcidir ve kendi üslubu doğrultusunda şekillenir. İçgüdüsel olduğu kadar, kendi iç dünyasında da bir düzene sahiptir. Lirik olduğu kadar, akılcı bir soğukkanlılığa da yelken açar.


Sanatı, kültürü, edebiyatı daha iyi, daha derinden anlayabilmek için, hayatı da daha derinden kavramak gerekmektedir. Estetik tasarım bu hayatı derinden kavramakla gerçekleşebilir. Ya o nasıl olacak? Elbet buna okuyan toplum ulaşacaktır.. Salah Birsel üstada kulak verecek olursak, biraz hüzünleniriz.. Üstad ne der; “…Türkiye’de 150 yıllık ilerleme çırpınmaları ise kafalarda kültür ya da ekin rüzgarları estirmeye, düşünceyi başköşeye oturtmaya, insanın içindeki sevgi tellerini tımbırdatmaya yeterince hava basamamıştır. Denilebilir ki, Cumhuriyet çağındaki kitap okuma oranı, Meşrutiyet’ten baskın değildir…”


Hal böyle ise, vay halimize.. Nasıl olacak yüksek estetik bir toplum kurgulamak?.. Okumayan, düşünmeyen, yaratmayan; kısacası, kültür ve sanat toplumu olmadan, müreffeh bir topluma nasıl geçilecektir.. Biliyorum ki, en az Sait Faik kadar Salah Birsel de resimle ilgilenmiş bir edebiyatçıdır ve onun için de, edebiyat kadar, resim de hep başköşede olmuştur. Yoksa bu kadar özgün denemelerin yazılabilmesine imkan ve ihtimal yoktur.


Biliyoruz ki Salah Birsel İzlenimci resim hakkında kitap da yazarak, aslında resimle edebiyat arasındaki ilişkinin, ayrılmaz, derin bir ilişki olduğunu kanıtlamıştır. Edebiyatçılara yakın durduğu kadar, ressamları da benimsemiştir Birsel. Picasso‘yu, Bruegel‘i, Renoir‘i, Monet‘i ve diğer bütün ressamları, kitap okumaz ressamlardan daha iyi tanıyan Salah Birsel, resmin yazıyla harmanlandığını, her şairin az buçuk ressam, her ressamın yine özgün bir şair olduğunu bilir.. Keza, Sait Faik kadar Hüseyin Rahmi‘nin ve Ahmet Mithat‘la, Ahmet Rasim‘in, keza, Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın resme yakın duran edebiyatçılar olduğunu bilir…


Yazının da resmin de aslında ne menem bir şey olduğunu, dahası türlü zorlukları barındırdığını bilirim. İkisi de sonuç itibariyle beyaz bir yüzeyle başlar. Bir tedirginlikle başlar ressam çizmeye, yazar yazmaya… Ressam ne yapacağını, nasıl çizip boyayacağını düşünür, yazarın kaygısı da anlamlı cümleler kurma üzerinedir.. Dahası her ikisi de kendini gerçekleştirirken, ortak bir varoluş sancısı yaşarlar…

Bu benzer ortaklıklar, her iki sanat dalını da sürdüren sanat insanları için, birbirine eklenerek çoğalır. Bazen birbirini destekler her iki alan, bazen kuşku duyar birbirinden ve biri diğerine ağır basar. Ama sonuç itibariyle her iki alan da tutkuyla sürdürülen ortak hikayeleri barındırır…

Bir Cevap Yazın