Adalar ve Yağmurlar


Ümit Gezgin

Yağmurlar geliyor havanın yoğun kapalılığından, bulutlardan geçilmiyor olmasından. Ağaç yapraklarının hışırdamasından veya denizi yararak ilerleyen vapurun sesinden. Bu vapurlar karayla ada arasında durmadan seferler düzenliyor. Gidiyorlar geliyorlar. Araçlar da dar asfalt yolda hızla ilerliyor bütün adalarda. Adalarda yaşayanlar daha huzurlu ve mutlular mı şehrin karmaşasında yaşayanlardan bilinmez ama, havanın daha temiz ve rüzgarların daha bol olduğunu söylemek lazım.. Sonra insanların daha sakin olduklarını…


Adalara gitmeyi seviyorum.. Adalarda, İstanbul’un karmaşasından kurtulmak için, o kahredici telaş, o mutsuzluk atmosferinden kurtulmak için bile, adalara kapak atmak, insanın içine tuhaf bir huzur duygusu veriyor.. Kınalıada’da hangi yazarımızın yaşadığı ve yazdığını tam bilmiyorum ama, bana Sait Faik’in Burgaz’ı ve Hüseyin Rahmi ile Ahmet Rasim’in Heybeli’si nedense daha samimi ve yaratıcı gelir. Hem doğası anlamında ve hem de bu yazarlara sevgimden dolayı..


Severim adaları ama bazı adalar nedense tarihsiz ve kimliksizdir. Hiçbir özelliği, sanatsal, estetik derinliği yoktur. Doğal olarak da insan kimliği de gelişmemiş ve bir varlık kazanmamıştır. Basit insanların sıradan günübirlik hayatlar yaşayıp, ‘Ne yaşar ne yaşamaz’ türünden ölüp gittikleri ve hem yaşarken, hem de öldükten sonra dünyaya anlamlı mesajlar, insan sıcaklığı bırakmadıkları adalar doğrusu benim hiç ilgimi çekmiyor. Bir tarihi, derinliği, estetiği olması lazım adaların.


Bu yönüyle Prens Adaları ilgimi çekiyor. Özellikle o adaları, merkezde Burgaz adasını alarak, ordaki balıkçıları, günübirlikçileri, gelip gidenleri anlatan Sait Faik, o tadına doyulmaz savruk, içten anlatımıyla ulaşılması zor bir düzey yakalamanın yanı sıra, Burgaz’ı sanatçılar için vazgeçilmez bir mekana dönüştürdü… Evet, Burgaz, can suyu aynı zamanda yazarlar, ressamlar için. Varsın toplumun çoğunluğu duyarsız olsun.. Üç beş kültür sanat dergisi de yayınlansa yeter de artar. O üç beş dergi etrafında varlık kazanan sanat, çoğalacak ve biliyoruz ki meraklısına hitap ederek yaşamaya ve yaşatmaya devam edecek…

Hüseyin Rahmi Gürpınar Müzesi


Ada, mutlu eder insanı. Ama şehirle de bağını yitirmemiş adalar ancak mutlu eder. Ben öyle düşünüyorum. Bütün büyük yazarlar ve sanatçılar da şehirle bağlarını koparmadan adalara sığınmışlardır. Hüseyin Rahmi otuz yıl yaşadığı Heybeliada’daki köşkünde, o mütevazi hayatı içinde eserlerini üretirken, aynı zamanda hem ada turuna çıkıyor, hem de zaman zaman şehre iniyor ve şehrin can damarlarında onun sürgit varlığını temaşa etme şansı yakalıyordu. Onun romanları gözlem gücünü yansıttığı kadar, belki ondan da öte bir hayal kudretini de ortaya koyar.

Sait Faik Müzesi


Şimdi bu satırları yine bir ada’dan, şehre uzak bir adadan yazıyorum. İçimde doğrusu bir hüzün var. Şehri görememenin, sadece hayal etmenin hüznü bu. Ona bir anda ulaşamamanın hüznü. Ve biraz da yalnızlığı.. Yalnızlık aslında edebiyatı tam kuşatamamaktan kaynaklanıyor. Edebiyatı tam keşfedememekten.. Ama sadece edebiyat için değil bu, resim için de… Resme başladığım zaman da, yazıya oturduğum zamana benzer bir tedirginlik duyarım. Ne çizmeliyim? Ne yazmalıyım? Gördüklerimi anlatmam yeterli mi? Gördüklerimi gerçekte anlatabilir miyim? Evet, insan gördüklerini gerçekte anlatabilir mi? Zaten gördüklerimiz ve düşündüklerimiz anlatılabildiği oranda varlık kazanıyor. Yoksa, görünen ve düşünülen şeyler aslında soyut şeyler insanlar için. Sanatçı, o görünen dünyayla ilgili. Görünen dünya üzerine düşünüyor ve varlığı içinde bulunduğu coğrafyayla bağlantı kuruyor. Onu kelimelerle veya çizgi ve renklerle anlatma telaşını yaşıyor.. Van Gogh’ta da bu telaş yoğun bir şekilde vardı.. Daha fazla yaklaşmak için Tanrı’ya durmadan resimler çiziyor, durmadan boyalarla boğuşuyordu. Normal bir anlatım, normal bir dile getirme çabası değildi onunki de.. Sait Faik’in anlatısına ne kadar benziyordu.. Sait Faik’te de öylesi bir mistik derinlik var.. Hemen hemen bütün hikayelerinde bedensel varoluşun ötesine geçen ruhsal bir atılım, manevi bir potansiyel mevcut. Zaten denilmiyor mu, sanat manevi, mistik bir şeydir diye… Sanatçılar da çağlarının dervişi…


Adalar adalar.. Bu adaların benim için niye bu kadar önemli olduğunu, doğrusu tam da kavramış değilim. Bana içinden çıkılmaz aslında bir tuhaf özgürlük duygusu, duyumsaması mı hatırlatıyor. Belki sufli olandan ve o sufli ilkelliğe batmış insanlardan, onların kültürlerinden, yaşam biçimlerinden, binalarından, yollarından ve vıcık vıcık, derinliksiz, ilkel ilişkilerinden uzaklaşmak anlamlarına geldiği için, bir tür uzaklaşma, kopma hissi ve gerçekliği yarattığı için mi acaba adalar, o kadar öne çıkıyor ve onları, kavramını bile onların kendime yakın duyumsuyorum…


Öykü, roman ve şiir, anlatı ve günce.. Derin bir felsefi betimleme ve dile getirme alanı olduğunu, düşünüyorum. Keza resim de böyle benim için..


Bir adadayım. İlkel bir ada. Gürültü gürültü.. Gidenler gelenler, birbirine kem gözlerle bakanlar. Bir telaş, bir hoyratlık, başıbozukluk, kuralsızlık ve çamur… Gökyüzünün bütün kara bulutları bu adanın, böylesi adaların üzerine çökmüş durumda. Oysa edebiyatla, sanatla, kültür ve medeniyetle yıkanmış adalar ne güzel. Ne derinlikli. Ne anlamlı. Orda olmanın mutluluğu, huzuru bambaşka. Onun için zaman zaman Heybeli’ye Burgaz’a gidip soluklanmak, herkesten kaçarak sığınmak, yollarında dolaşmak, mezarlarına gidip, sevdiğim yazarlara dua etmek istiyorum. Karşıda beton gökdelenlerle günden güne daha fazla dolan İstanbul’u gördükçe bu sığınma istekleri daha bir yoğunluk kazanıyor..


Şimdi uzak bir adada, hiç değilse martı sesleri arasında, motor ve araba gürültülerinden nefret ederek oturuyor ve bu satırları yazıyorum. Şen ve neşeli martı sesleri, tüm hoyratlığına rağmen yüksek ve uyumlu bir melodi gibi kulaklarıma gelirken, kendimi Burgaz’da, Heybeli’de, Sait Faik’in, Hüseyin Rahmi’nin müze olan evlerini gezerken hayal ediyorum…

Bir Cevap Yazın