Bir Beldenin Değişen Hayatı

Dr. Tuncay Gezgin

Birkaç sene evvel geldiğimde şahit olduğum inşai faaliyet, beldede geleneksel konut kimliğini oluşturan bir iki katlı evlerin yerine çok katlı apartmanları yerleştirmeye hala hızla devam ediyor. Artık merkezden daha yukarılara yoğunluk kaymış durumda. Böylece modern bir kent görüntüsüne  çoktan sahip merkezin dışında tabiatla daha iç içe, yaşantısıyla beldenin eskiyle bağını kuran  bu kesimi de dramatik bir değişim yaşıyor.

Biga, bir kasaba olarak tarihsel kimliğinden günden güne sıyrılarak modern küçük şehre dönüştü..

Mütevazı evlerin yerine, yanına apartmanlar gelmesi konforlu bir hayatı getirmekle beraber beldenin ruhunu eziyor.  O , insanın içine tatlı bir çocukluk  sevinci ve tarifi zor bir sıla duygusu işleyen, güneşle parça parça kesilen, küçük evlerin gölgeleriyle şenlenen sokaklar, şimdi biraz korkunçlaşmaya ve soğumaya başlamış. Her biri bir başka renk, beyaz, mavi, yeşil, sarı, pembe, mor, eflatun, kırmızı, turuncu, kahve ile boyalı evciklerin bu renkliliği karşısında sadece gri ve bej apartmanlar,  ışığı yuttukları gibi rengi de yutuyor. Renksizlik hissizlik doğuruyor, karamsar düşünceleri besliyor. 

Sokaklarda yeni yıkılmış evlerin molozlarıyla dolu arsalar bir talandan haber veriyor. Evlerin birçoğu da terk edilmiş, harap edilmiş,  kısmen çökmüş kaderlerini bekliyor. Kapıları kilitli, camları kırık bu evlerin sahipleri muhtemelen odalarında son nefeslerini bırakan mütevekkil ihtiyarlar idi.

Kasaba, gitgide tarihsel kimliğinden iyice uzaklaştı…

Yaşayan evler, merdivenlerine kadar çiçeklerle süslü, saksılarda sardunya, menekşe, ortanca, gül. Küçük bahçelerinde meyve ağaçları, dut, ceviz, erik, kiraz, incir, elma.  Ottan, ağaçtan, arıdan, kelebekten, çiçekten gelen bu dipdiri canlılıktan müthiş bir hayat coşkusu yayılıyor. Bu coşkunun karşısında zarif hiçlik anıtı apartman, sağır ve mekanik varlığı içine gömülmüş, fransız balkonunda alüminyum  parlaklık, sırıtıyor sadece.

Bir kasabadan ziyade şehre özenen bir beton ormanı..

Mimari insanların nasıl yaşaması gerektiğini belirliyor.  Değişen sadece yapılar, mekanlar olmuyor.  Bütün bir hayat etkileniyor bu değişimden. Beldenin kendine ait bir hayatı ve bir zamanı var yukarlarda hala. Geçmişi tam olarak maziye gömmemiş bu hayat, bu can veren soluk ne zamana kadar devam edecek peki?

İstanbul’da Dolaşırken Gördüklerim

Evsizlere yatak, evsel atıklara çöp kovası, kimyasallara kubur, don giymiş mankenlere vitrin, arayanlara, bulanlara ilan panosu  tarihi çeşmeler. Ivır zıvır deposu sebiller. Çay içen,  sigara tüttüren bünyelerin doldurduğu masalarla önü kesilmiş, muhteşem şebekeleri saksılık hazireler. Pet şişe, kağıt mendil, izmarit takımının deplasmanı medreseler. Sidik kokan bakımsız bahçenin ortasında dört asırlık ilim irfan yuvası.

Tarih ve sanat dışı, yapmacık  kubbe ve kubbeciklere sahip işletmeler; yol tıkayan ihaleli bayiler,  kusmuğunu etrafa sıçratmış büfeler, cami duvarına yapışmış parazit çayhaneler. Konaklarda nargileciler. Köşklerde dönerciler. Yedi göbek saraylı kebapçılar. Herbiri hacı, hafız, hoca; tatlıcılar, şekerlemeciler, pastaneler.

Tarihsel İstanbul’dan geriye bir şey kalmadı…

Cumbalı ahşap evi mesken tutmuş apartman diken inşaatçı. Gardiyanı çekirdekçi, cüzdancı, güneş gözlükçü olan kütüphane. Çamaşır suyu, temizlik kovası ve süpürgeyle selamlaşıp sarılan Ragıp Paşa. Eteğinde döviz kuru ve faiz oranları yazan cami. Cami avlusunda yer tutmuş otomobil, kat çıkmış musalla taşı.

Çelişik ve çapraşık bir kent dokusu İstanbul’da…

Sanatla taşa işlenmiş dualara kıçını dayamış ebleh dükkan sahibi. Mezarlık duvarına “ölmedik ama yaşamıyoruz da” yazmış bir ölü. Asit borik, zımpara taşı, eldiven, maske, kazıyıcı, püskürtme, süpürme ile bembeyaz edilmiş, dünün değil, üç asır öncesinin mezar taşları.  Rantsever  Mustafa’nın kestirdiği, sıbyan mektebine gölge veren,  gövdesi yok ruhu kalmış iki ağaç.

Bir Cevap Yazın