“PANDEMİ DÖNEMİ’nde KADIKÖY SÖYLEŞİLERİ”(5)

NEVRA BUCAK “Alabildiğine özgürlüktür yazmak”

(Nusret Karaca)

3 Mayıs 2002

1995 Yunus Nadi Öykü Ödüllü Kadıköylü yazar dostum Nevra Bucak ile yaptığımız bir söyleşinin başlığıydı”Alabildiğine özgürlüktür yazmak.”2021 yılının bu pandemi döneminin kısıtlama günlerinde bile yazarların,daha doğrusu tüm sanatçıların özgürlüğü aslında ürettikleri.

“Düz yazıyı kendime daha yakın buluyorum.Belki sınırsız anlatabilmek,belki de şiirin güçlüğünden.Şair değilim,ama yine de şiirin çok güç yazıldığını bilirim.”demişti o gün yayımlanan söyleşisinde Nevra Bucak.İlerleyen günlerde.Öykü derken romanlar…kent kitapları…yeni türlerde yeni yapıtlar.

….

24 0cak 2021 Pazar

Sevgili Nevra Bucak ile yeni bir söyleşi zamanı.

-Sevgili Nevra Bucak;Çok iyi anımsıyorum.Bostancı’da Salı Edebiyat Toplantısı.Hatay Restoran.Dışardan bir kahkaha sesi!.Sonra siz giriyorsunuz içeri.Her zaman ki gülümseyen yüz ifadenizle masalara doğru yöneliyorsunuz.Yanımda Tekin Gönenç oturuyor.Size dönüp”Önce sesin geldi/ardından aralandı kapılarım…” diye başlayan şiiriyle karşılıyor sizi. Bu çok hoşuma gitmişti.O günlerden biraz söz ederseniz?

 -Güzel yıllardı. O zamanlar, Salı ve Perşembe günleri toplanırdık. Salı, Salah Birsel için, Perşembe de Türk Dili Dergisi’nin sahibi Ahmet Miskioğlu için. Salah Birsel vefat ettikten sonra, yalnızca Perşembe günleri Edebiyat toplantılarımızı sürdürdük. Bu toplantılarda, pek çok değerli yazar ve şair dostlar tanıdım. Onlardan biri de, sizsiniz Nusret Karaca dostum. Coşkulu, neşeli lirik yıllardı. Yeni yazdığımız, öykü ve şiirleri birbirimize okur, fikir alışverişinde bulunurduk. Salah Birsel’in vefatından önce bir Salı Edebiyat toplantısında, bu toplantılarda daha çok, şiire yeni başlamış genç şairler bulunurdu. Sevgili Salah Birsel’e uzun bir süre şiirlerini okumuşlardı. Artık büyük üstat, o denli sıkılmıştı ki, birden gayet ciddi bir bakışla çevresindeki gençlere baktıktan sonra, “Şimdi,” demişti ,bana usulca göz kırparak, “Nevra Bucak bize yeni yazdığı romanını okuyacak. Sanırım, 250 sayfa olmalı.” Birden gençlerde bir kıpırdanma olmuş, dahası kimisi kolundaki saate bakıp, artık zamanın dolduğunu, gitme vakti geldiğini anımsatmaya çalışır gibi birbirlerine bakmışlardı. Onların bu tedirgin hareketlerine, Salah Birsel kıs kıs gülmüş ve şöyle demişti: “Aranızda bir roman yazarı var;Nevra Bucak. O sizi dinledi, siz de onu dinlemek istersiniz diye düşünmüştüm. Peki peki, hadi artık gidin, haftaya bekliyorum, ama daha az şiirle gelin!” Bu anıyı kıs kıs gülerek anımsarım.

-Çiftehavuzlar! Sizin yaşamınızda çok önemli.Bazen aile fotoğrafları paylaşıyorsunuz sosyal medya da.Anneniz,babanız…o kıyafetler,vücut dilleri.Zerafet çok farklı bir şey!Hele yaşam biçimiyle ve felsefesiyle örtüşünce..

 – Anneannem, annemden daha şıktı. Bakımlı bir hanımdı. Dedem, Galataray Lisesi mezunu, (Mektep- i Sultaniye) annem de Notre Dame de  Sion’da okumuş. Bana, müzikalleri, sinemayı, operet ve operayı annemle, anneannem, babam da kitapları sevdirmişti.  İlkokul dördüncü sınıftayken babam bana Çalıkuşu ile Sefilleri birlikte armağan etmiş, sonra, sırasıyla Bronte kardeşlerin romanlarını vermişti. Küçükken, Jane Eyre  başucu kitabımdı, bir de Çalıkuşu. Anneannem de okurdu, öncelikle Muazzez Tahsin Berkant’ın romanlarını… Çiçeksiz Bahçe’yi iki kez okuduğunu anımsarım. Okuma gözlüğü, bir kitabı evinin salonunda bir  sehpanın üzerinde her zaman dururdu. Sinemayı da sever, kimi zaman tek başına giderdi. O yıllarda Opera, Süreyya ve Reks sinemaları… En çok Süreyya Sinemasının içini  beğenirdi. Okul tatilinde beni de yanında götürürdü. Roman ve filmlerle geçen bir coçukluk dönemim oldu. Dedem, ailede çok sevilen hoşgörülü aydın bir insandı, onu çok az tanıyabildim, onu yitirdiğimizde yedi yaşındaydım. Kadıköy’deki Tramvay Şirketinde muhasebe müdürüymüş. .Dedemin yazın giydiği beyaz ketenden takım elbisesini anımsarım. Annem, Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte doğduğu için, dedem ona Nevhayat adını vermiş, yeni bir yaşam (hayat) anlamına gelen. Aydınlık, çağdaş ve özgür yepyeni bir yaşamın kutlandığı bir günde dünyaya geldiği için…Annem gerçekten çağdaş, sanatçı ruhlu, çocuksu ve alçakgönüllüydü.  Gençle genç, yaşlıyla yaşlı olmasını bilirdi. Arkadaşlarım onunla dertleşirlerdi. Onu yitirdikten çok sonra Çiftehavuzlar kitabımı yazdım, oysa bir an önce yazmamı ne çok istemişti.

-Çiftehavuzlar semti “İstanbulum” dizisi yayınları arasına girdi ve  “2010 Avrupa Kültür Başkenti Başkenti  Projesi içinde kitaplaştı sizin kaleminizden.

 – Evet, bu kitabımı çok severek yazdım… Anneanem, dedem ve annem Harbiye’den Çiftehavuz’lara 40’lı yıllarda belki de istemeden gelmişler. O zamanlar Çiftehavuzlar köy gibiymiş, kışın deniz kıyısından kurt sesleri gelirmiş. Dedemle anneannemin arasında yirmi yaş varmış. Dedem kalp hastasıydı. Doktorlar ona kentten uzaklaşmasını, havası temiz, açıklık kırsal bir yerde yaşamasını önerince, eski insanların deyimiyle, in cin  kervan geçmeyen Anadolu yakasındaki Çiftehavuzlar’a gelmek zorunda kalmışlar. Kitabımda da yazdığım gibi, o zamanlar, bu semtler, (Göztepe, Caddebostan, Erenköy,Suadiye, Bostancı) sayfiye yerleriydi. Avrupa yakasında oturanlar, buralara ancak yazın gelir, eylül başında yine karşı yakaya geri dönerlerdi. Anneannem ve annem, Harbiye’nin, tiyatrolu, operetli, sinemalı havasından sonra burada biraz zorluk çektiklerini söylerlerdi. Ben de, bu yakada doğup büyüdüğüm için, Avrupa yakasında oturmayı hiç istemedim. Böylece, annemler, sokakta çeşmelerinden temiz içme suyu akan, bağlar bahçeler içindeki evlere, papatya, gelincik tarlalarının uçsuz bucaksız uzandığı, zeytinliklerin olduğu, meyve ağaçları ve çamlarla çevrili Kadıköy yakasındaki Çitehavuzlar’da oturmaya razı olmuşlar. Çocukluğumda anımsarım, annemle babam, her Salı akşamı karşı  tarafa geçerler, Beyoğlu’ndaki Yeni Melek sinemasının galasına giderlerdi. Annemin vualetli şapkalarını unutamam. O akşamlar sinemada çok şıklık olurmuş, zaten biletler bir aylık alınırmış. Ayrıca, annem çok iyi araba kullanırdı. İstanbul’un ilk kadın şoförlerinden sayılırdı. Ilkokul, dahası ortaokula bile beni arabasıyla götürürdü.

-CKM’nin eski hali.Metin bey’in işlettiği kafeterya’da gerçekleştirilen edebiyat sohbetleri TYS ‘nin o tek küçük salondaki etkinlikleri.Güzeldi!

 –  O etkinliklerde, sevgili şair dostumuz Mehrizat’ın da  emeği çoktur.Kimi Pazar günleri de, TYS’nin küçük salonunda buluşurduk. Orada, imza günlerimiz de oldu. CKM’nin eski binası şirin, sıcak bir binaydı. Her Perşembe, Metin Bey’in işlettiği kafeteryada saat 15.oo gibi toplanır, çaylarımızı içerken, yeni yazdıklarımız dışında, bir kitap, gördüklerimiz filmler, ya da bir oyun üzerinde konuşurduk. Saat 18.00 de, kalkar, Bostancı’daki Hatay’a gider, sohbetimizi orada sürdürürdük.

-Edebiyat yolculuğunuz? Nasıl başladı? Kendinizi yolun neresinde ya da hangi durağında görüyorsunuz?

-İlk romanımı on dört buçuk yaşında yazdım. Ondan öncede, ortaokula başladığım ilk yıllarda çok kısa bir oyun ve uzun bir öykü yazmıştım. İlk romanım, ‘İspanya Semalarında’ avukat olan babamın evdeki siyah daktilosunda  iki parmakla kendi kendime öğrenip yazdım. Hâlâ saklarım, sanırım 150 sayfa.  Yıllar geçip giderken, yazarlık yaşamımda yayımlanmış pek çok roman ve öyküm olmasına, ayrıca sürekli yeniden basımları yapılan çocuk kitaplarım ve çok farklı türlerde yazdığım örneğin, bilimkurgu,mitolojik, tarihi, belgesel kitaplarıma karşın, kendimi hâlâ yolun başında görüyor ve ilk günkü gibi, aynı tutku ve coşkuyla yazıyorum. Ruhum her zaman coşkulu, amatör ve her zaman çocuk…

-Okullarda öğrencilerle edebiyat etkinlikleri benim vazgeçilmezim.Siz de bu tür etkinliklerin içinde çok mutlu görünüyorsunuz.

– Evet, öğrencilerle birlikteyken mutlu oluyorum. Sizin davetinizle geldiğim etkinlikler, her zaman coşkulu ve güzel geçti. Ben de onlar kadar coşkulanıyorum. Siz de okulunuzda yaptığınız etkinlikler sayesinde öğrenciler, pek çok yazarla tanıştılar. Bir öğrencinin yazarı tanıdıktan sonra, kitabını okuması, ona daha farklı bir anlam yükler. Evet, ben bu etkinlikleri hep sevdim. Geçen yıl, pandemiden bir ay önce Adana’ya bir ilkokula çağrılmıştım. Aslında o okula iki yıl önce de gitmiştim. Şimdi düşünüyorum da, iyiki gitmişim, iyiki sizin etkinkinlerinize de katılmışım.

-Pandemi günleri’nde…bu kısıtlamalarda bir uğraşı,ek bir ilgi alanı  olmayanların işi gerçekten zor.Sanatçılar yaratıcılar.Bir şeyler buluyorlar.

-Haklısınız, sanatçılar yaratıcı oluyorlar, dahası bu pandemi günlerinden en az şikayet edenler de yine sanatçılar oluyor. Çevremdeki yazar, şair,ressam dostlarımdan pek çok yeni ürün ve eser çıktığını duyuyorum. Ben de, geçen şubat ayında, yeni bir romana başlamıştım. Pandemi nedeniyle eve kapanınca, benim için çok verimli bir çalışma oldu. Artık bitirdim. 50’li yılların Çiftehavuzlar’ı ve 70’li yılların Bağdat Caddesinde geçen bir roman… Şimdilik bekliyor ve demleniyor…

-Yunus Nadi ödülünüz de var sizin?

– Evet, benim için her zaman onur duyduğum bir ödüldür. Ülkemizin en saygın ve seçkin Cumhuriyet Gazetesinin kurucusunun adına verilen bu ödüle, katılmak bile benim için ayrı bir gururdu. O zamanlar ödül törenleri İbrahim Paşa  Sarayında yapılır, çok görkemli geçerdi. Benim için, unutulmaz anlardan biridir. 1995 yılında Yunus Nadi Öykü Ödülünü, Beyoğlu’nun Eski Ustaları kitabımla aldım. İstanbul’un Levantenlerini anlatır. Örneğin; Aynalı Pasaj’ın kırk beş yıllık düğmecisi Berç Usta, Tünel’in kırk yıllık korsacısı Borya, kırtasiyeci Madam Eleni, Hacopolo Pasajı’nın elli yıllık şapkacısı Madam Katya, şemsiye tamircisi Mıgır Baba gibi İstanbul’un giderek eksilen, yitirilen bu değerli insanların yaşamlarından kesitleri öyküleştirdim. (Bir zamanlar Simaviler’in çıkardığı VİZON dergisinde önce fotoğraflarıyla birlikte röportaj olarak yayımlandı.)

-Kadıköy ve Sanat?…Sanatseverler?…Sanat Merkezleri?Dünü ve bugünü ile Kadıköy?

 -Kadıköy ve sanat artık iç içe birlikte anılıyor, çoktan özdeşleşmişler. Bir yıl öncesine kadar, yeni açılan kitapevleri, resim galerileri, sinemalar, gençlerin özveriyle açtıkları küçük tiyatro salonları. Çarşamba günleri yazar dostum Tanseli Polikar’ın, yirmi yılı aşkın büyük bir özveriyle çıkardığı, Uçarı kentlilerin Düş kent Fanzin’in toplantıları…Evet, pek çok söyleşiler, imza günleri, etkinlikler. Bu pandemi günlerinde, artık toplanılmasa da, fanzinin yazarlarınının şiir ve öykülerinden bir seçki bile yapıldı. Düş Kent  Seçkisi. Sonra, İstanbul’un tek opera binası olan eski Sureyya Sineması. Daha ne olsun. Pandemiden sonra, bu sanat ortamlarının yeniden ve daha güçlü olarak ayağa kalkacaklarına inanıyorum, zaten hep inandım da.

-Nevra Bucak kim? Şimdi biyografi den ben eklesem yanlış eksik olabilir.Bunu diğer yazar dostlara olduğu gibi size bırakıyorum.

 -1952 yılında İstanbul/Kadıköy’de doğup büyüdüm. Aslında Çiftehavuzlar… Dedemin bu yakada önünde asırlık dört çınar ağacı olan arsayı satın alıp, yaptırdığı iki katlı evin çiçeklerle süslü bahçesinin ortasında, içinde kırmızı Japon balıklarının yüzdüğü bir havuzu vardı. İşte ben o havuzun kıyısında çocukluğumda kendime masallar anlatarak vakit  geçirirdim. Sokakta, dışarıda çocuklarla oynamama izin vermezlerdi. Yazma serüvenime böylece çok erken yaşlarda, romana benzeyen uzun öyküler ve kısa bir oyun yazarak başladım; daha sonra Kadıköy Kız Kolej’inde öğrenciliğim sırasında edindiğim operaya ilgim nedeniyle, İstanbul Belediye Konservatuar’ının imtihanını kazanıp Şan Bölümü’ne girdim. O zamanlar, müzikle nişanlıydım, edebiyatla sözlü. Beste yapabilme gücüm olsaydı, belki edebiyatın üzerine  o denli düşmeyebilirdim. Müzikte yalnızca yorum yapabiliyordum, oysa ben  yaratmak istiyordum. Sonunda yaratıcı gücümün yalnızca edebiyatla sınırlı kaldığını anladım. İlk öyküm Kiremit Parçası, VARLIK’ ta  yayımlandıktan sonra, yazın dünyasına önce kadın sorunlarını irdeleyerek başladım. Bu kitaplarım sırasıyla, ISSIZ KADINLAR, AŞKIN KUTUPLARI, GİZ YOLCULUKLARI,  KADINLARIN ŞARKISI, Pablo Neruda’nın,”Çıldırmadı mı seni ilk yaz/ çiçek açmamış öpücükleriyle?” dizesinden yola çıkarak yazdığım MEVSİMLER FARKLIDIR. Bazen bir dizeden yola çıkarım, bazen de soluk kesen bir resimden. Sonraki yıllarda, yaşım ilerleyip olgunlaştıkça, ülkem ve dünyadaki sorunlarla ilgili daha çok yazmaya başladım. Örneğin, bilimkurgu ve bir gençlik romanı olan, SON GÜNEŞİN ÇOCUKLARI 91 deki Körfez Savaşı’nı anlatır.Ardından gericiliğe karşı yazdığım KULE, kadınlara baskı yapılan düşsel bir ülkedeki yaşantıyı ele alır. Bu arada, çocuklarım küçükken yazdığım, KIZIN ADI CANDAN, UZAYLI KIZ TİRA, bir uyarlama olan KEREM ile Aslı.Sonra da torunum Zeynep için yazdığım bir masal; ZEYNO’NUN SU PERİSİ. Farklı konularda yazdığım diğer romanlarım, LALEDEKİ GÖZYAŞI/NESLİŞAH, DENİZ ÇEKİLİRKEN. Yıllar önce yazdığım, BEYOĞLU’NUN ESKİ USTALARI’NDAN sonra yeni öykü kitabım, GECE VARYASYONLARI. Bütün yapıtlarımda neredeyse müzik vardır, ya da sezdirilir. Öykülerimin çoğunda, dahası savaşa karşı yazdığım bütün romanlarımda duyumsanır.Belki müzikle nişanı bozup evlendiğimden, ya da konservatuardaki değerli hocalarıma gönül borcu duyduğumdan… Ünlü yazar Marguerite Duras, “Yazmak, şarkı söylemektir,” der. Ben de yazdığıma göre hâlâ şarkı söylüyorum,” demektir.

-Bir Pazar günü ve bu pandemi dönemi kısıtlama gününde yine zamanı değerlendirdik.Çok teşekkür ediyorum.Umarım bu günler ardından normal yaşama geçtiğimizde güzel etkinliklerde yine görüşür,söyleşiriz.

 -Ben de çok teşekkür ederim, değerli dostum, sevgili Nusret Karaca. Pandemiden sonra, yine  böyle güzel etkinliklerde söyleşip görüşmek dileğiyle.

*****

Kısıtlama günlerinde daha iyi anlıyorsunuz gerçek zenginliğin ne olduğunu.

İnsanın böyle üretken,paylaşmayı ve dayanışmayı seven,uzaktan yüzünü görmeden bile kahkahasıyla da  kim olduğunu tahmin edebileceğiniz,güler yüzlü dostları olmalı.

Bir Cevap Yazın