Pandemi günlerinde Kadıköy söyleşileri: Anais Martin

(Nusret Karaca)

Bugün bir güzel insan, Moda’nın zarif bir hanımefendisi, yazarı, değerli dostum Anais Martin ile yeni kitapları, edebiyat ve Moda semti hakkında söyleştik. Geçtiğimiz yıllarda Kadıköy Kız Lisesi (İstanbul Kadıköy Lisesi) Kültür ve Sanat Etkinlikleri’nde konuğumuz olarak onur vermiş, öğrencilerimizle söyleşmiş ve kitaplarını imzalamıştı.

Şimdi kısıtlamaların olduğu bu pandemi günlerinde Kadıköy söyleşilerine devam… Öyle ya, bu ilçede o kadar çok sanat, bilim ve spor insanı dostlarımız var ki! Onlar boş durmaz, ben de elbette…

Sevgili Anais, günler nasıl geçiyor?

Değerli dost Nusret Karaca, öncelikle beni röportajınıza konuk ettiğiniz için teşekkür ederim. Elimden geldiğince sorularınızı yanıtlamaya çalışacağım. Günlerin nasıl geçtiğine gelince, biliyorsunuz ben çok yönlü bir sanatçıyım. O nedenle, pandemi günlük yaşamımda çok da büyük bir değişikliğe neden olmadı desem yeridir. Rutin sabah jimnastiği ya da dışarda yarım saat yürüyüşten sonra genelde sabah okuması yaparım. Aynı anda birkaç kitap okuduğum için sabah ve akşam okuduklarım birbirinden epey farklıdır. Öğleden sonraları eğer öğrenci beklemiyorsam, ki malûm pandemi süreci nedeniyle evde verdiğim özel derslerim kesintiye uğradı, yazının başına otururum. Yazılacak, çizilecek o kadar çok konu var ki biri biter, diğeri başlar ve böylece günler geçip gider. Tabiî öğrencilerimle yeniden bir araya gelinceye kadar tiyatro kitaplarını incelemek ve piyano çalışmak da günlük programımda yer verdiğim çalışmalar…

Bu arada yeni kitaplarınızdan söz ederseniz…

Pandemi süreci bilindiği gibi sosyal etkinliklerin de kesintiye uğramasına neden oldu. Hâl böyle olunca yazıya daha fazla zaman ayırabiliyorum. En yeni, yani henüz yayımlanmayı bekleyen dosyalardan söz edeyim dilerseniz: “Torun Kızın Rüyaları” adlı on masaldan oluşan bir dizi, on öyküden oluşan “Yarı Erotik Öyküler” adını verdiğim öykü dosyası, yaşanmış olaylardan demlediğim “Her Telden” adlı on öyküden oluşan dosya, opera anılarımı ve o yıllar boyunca yaşananları harmanladığım ve “Darmadağınık Anı Kırıntıları” adını verdiğim dosya…

Bunların yanı sıra tamamladığım ve çekmecemde diğerleriyle birlikte yayımlanmayı bekleyen bitmiş çeviri dosyalarım var. Bunların arasında en önem verdiklerimden biri “Müzik Öğretmeni” adını taşıyor. Önemi, kitabın insanca duyguların yanı sıra bir Yahudi öğretmenle bir Arap çocuğu ve onların aralarında oluşan dostluğu odağına almış olmasından geliyor. Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi yazma tutkusuna tutulmuşsanız, bu liste böyle uzar gider değerli dostum. Bu sıralar, yarım kalmış çeviri dosyalarını yeniden çalışma masama konuk ederek, bıraktığım yerden devam etmeye çalışıyorum. Tabiî çocuklar için yeni şarkılar bestelemeyi ve masallar yazmayı da sürdürüyorum.

Seyahati seviyorsunuz. Arada bir yurtdışı?

Beni çok mutlu etti bu soru. Yolculuk etmeyi ve yeni yerler görmeyi çok severim. Gideceğim şehirde neler bulabileceğimi önceden araştırırım. Sanat tarihi mezunu da olduğum için seyahat edeceğim yerlerde bulunan müzeleri, ören yerlerini gezmek beni çok mutlu eder. Avrupa’nın farklı şehirlerinde Roma uygarlığının bıraktığı sanat eserleri aracılığıyla izlerini sürmek, resim sergilerini gezmek büyük keyif olagelmiştir her zaman. Son Yunanistan seyahatimde Selânik’te kaldım. Çok sevdiğim bu kente bir kere daha âşık oldum desem yeridir.

Bunun dışında Fransa’nın Valence şehri, yarı zamanlı yaşadığım yerdir. Orta büyüklükte bir Avrupa şehridir. Bize göre küçük sayılabilecek bu şehirde gezilecek, görülecek pek çok anıtın yanı sıra müzesi, resim sergileri ve hiç yıkmadan korudukları eski Fransız binaları gerçekten son derece ilginçtir. Beş yıl boyunca opera çalışmalarımı sürdürdüğüm Nice şehri ise bir sahil şehridir. Yukarıda saydığım özellikler, fazlasıyla bu şehirde de vardır. Opera binası yine Fransızların, yıkmadan bugüne kadar harika biçimde korudukları bir başyapıttır.

Kadıköy Kız Lisesi’nde öğrencilerimizle buluşmuştunuz. Eğitim kurumlarındaki etkinlikler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu sorunuza cevap vermeden önce şöyle bir giriş yapacağım: Katıldığım o güzel edebiyat etkinliklerinin mimarı sizdiniz, bunu göz ardı etmek mümkün müdür? Siz “adanmış” diye nitelenen öğretmenlerdensiniz. Sizin gibi öğretmenlerin sayısı artarsa, eğitim kurumlarında kalite yükselir. Öğrencilerinizin mutluluğu yüzlerine yansımıştı. Bunları söylemeden geçmek, size ve sizin gibi kendini bu kutsal mesleğe adamış öğretmenlere haksızlık etmekle eş anlamlıdır.

Ben zaman içinde pek çok farklı eğitim kurumunda okul etkinliği yaptım. Üzülerek söylüyorum ki kurumların başına getirilen yöneticiler (doğal ki kendini okuluna adamışları ayrı tutuyorum) okulun niteliğine değil, okula ne kadar maddi yardım sağlayabilecekleriyle ilgiliydi. Çok iyi okulların yanı sıra ne yazık ki her şeyin para olduğu okullar da var. Böyle olunca, sizce eğitimi bir düzeye oturtmak mümkün müdür? Dilerim sağduyulu öğretmenlerin sayısı artar ve güzel ülkemiz hak ettiği eğitim düzeyine kavuşur.

“Salı ve Perşembe Edebiyat Toplantıları” hakkında neler söylemek istersiniz?

Üstat Salâh Birsel’in toplantılarına çok fazla katılma şansım olmadı. O yıllar İstanbul Devlet Opera ve Balesi sanatçısı olduğum için çok yoğun çalışma yıllarıydı. Ancak o zamanki eşimle birkaç kez Bostancı’da yapılan toplantılara katıldık. Edebiyat, şiir konuşulan hoş bir ortamdı diye hatırlıyorum.

Türk Dili Dergisi’nin “Perşembe Toplantıları”na ise neredeyse hiç aksatmadan yıllarca katıldım. Ahmet Miskioğlu’nun özveriyle sürdürdüğü Türk Dili Dergisi’nin devamlı yazarlarından biri olmak onuruna eriştim. Perşembe Toplantıları’nın bana kazandırdığı çok değerli dostlarım oldu. Onları burada satır aralarında anmak ve anıları önünde saygıyla eğilmek isterim. Tabiî başta Ahmet Miskioğlu; Coğrafya Profesörü, Şair ve Çevirmen Ahmet Necdet; çok yakın dostum Şair Cavidan Tümerkan; değerli hukukçu, Yargıtay Üyesi, Yazar Nevzat Odyakmaz ve daha isimlerini anamadığım nice değerli insanı Perşembe Toplantıları’nda tanımak benim için bir ayrıcalıktı. Her perşembe farklı bir konuşmacı, edebiyat odaklı konuşmalar yapardı. Ahmet Miskioğlu’nun vefatıyla toplantılar bitti. Ne yazık ki Miskioğlu’nun son güne kadar özveriyle yayınlamayı sürdürdüğü Türk Dili Dergisi de kendisiyle birlikte sonsuzluğa gitti.

Yazmak nasıl bir duygu size göre? Yazarken neler hissediyorsunuz?

Yine beni heyecanlandıran bir soru sordunuz. Yazmak eyleminin yanıtı benim için buraya sığamayacak kadar uzun ve kapsamlıdır. Çok erken yaşlarda, yazmanın yolculuk etmek demek olduğunu keşfettim. Sonrası kendiliğinden geldi! Operada çalıştığım yıllar boyunca hiç ara vermeden yazmayı sürdürdüm. Çünkü kalemi elime alınca dış dünyayla bağlarımın koptuğunu ve alıp başımı uzaklara gittiğimi hissediyordum. Tıpkı iyi kitap okurlarının hissettiği gibi… Kitapla aranıza hiçbir şey ya da kimse giremez. İşte yazarken de aynı duyguya kaptırırsınız kendinizi. Artık ayaklarınız yerden kesilmiştir, sessiz çığlıklar atarsınız. Önemli olan, aradan zaman geçip de yazdıklarınız okurlara ulaştığında attığınız çığlığı okura ulaştırabilmektir. Aslında yazmak öyle çok kavramı kapsar ki yukarıda da belirttiğim gibi buraya sığdırmak mümkün değil. Örneğin, yazmak âşık olmak demek, tutkuyla sevmek demek ve daha pek çok şey demek… Sağlıklı günlerde “Yazmak” başlığı altında bir etkinlik yapabilsek keşke…

Moda, oturduğunuz semt… Buradaki yaşam biçimi? Moda ile ilgili “İstanbulum” dizisi içinde yer alan kitabınız?

Ne zaman bana Moda ve Moda ile ilgili bir soru sorulsa, elim ayağıma dolanır. Dünyalar kadar sevdiğim bir sevgiliyi anlatacakmışım gibi heyecanlanırım. İşte Moda, benim Modam, benim için böyle bir yer… Ona olan sevgim ölünceye dek sürecek dediğimde inanın hiç abartmıyorum. Moda’ya duyduğum sevgi ve tutkuyu kısacık anlatmak pek mümkün değil. Nasıl olsun? Yedi kuşak Modalı bir ailenin çocuğuyum. Sevdamın çapının genişliği sonunda beni Moda’yı, özellikle doğup büyüdüğüm Küçük Moda’yı kitaplaştırmaya kadar götürdü. “İstanbulum” dizisi kapsamında yer almak, hem benim hem de küçücük Modam için mutluluk nedeniydi. Kitap, “Her yeri resim gibi” alt başlığıyla yayınlanan “Küçük Moda”… Birinci baskı yazılıp bittiğinde aslında ne çok şeyin eksik kaldığını fark ettim. Üzüldüm ama “Olsun”diyordum, “İkinci baskıda o eksikleri eklerim…” İkinci baskı tamamlanıp yayımlandığında ise yine hayıflandım; “Hay Allah, yine bir sürü şey eksik kaldı” diyerek… Neden bunları yazdım; çünkü Moda’da anlatılacak, yazılacak, yazılmayı hak eden öyle çok değerli insan veya anı var ki, eğer bir üçüncü baskı için öneri gelirse, hemen yeniden kaleme kâğıda sarılırım. Benim Modamın cevherleri anlatmakla, yazmakla bitmez.

Semtimizde yaşam biçimini sormuşsunuz, beni yine çok coşturan bir soru değerli dostum. Modalı olmak ne yazık ki son yıllarda “ayrıcalık” değil. Olumsuzlukların alıp başını gittiği şu günlerde Moda da payını aldı. Ayrıntılara girmek bu röportajın içeriğine sığmaz, ancak kısa bir cümleyle ifade etmem gerekirse: “Biz Modalılar, Adalılar gibi yaşarız-yaşardık. Yani neredeyse herkes birbirini tanır, tanışmayanlar bile yolda karşılaştıklarında birbirlerini sevimli gülücüklerle selâmlardı. Giderek işler değişti. Örneğin esnaf, biz Modalıların akrabaları gibiydi. Onlar püskürtüldü! Yerlerine bolca kafe açıldı. Biz Modalılar konuk severiz, ancak bir yere konuk gitmenin yolu yordamı vardır. Gidilen yerin kurallarını çiğnememek, konuk olunan yere, mahalleye, kafeye uyum sağlamak. Ne yazık ki Moda’nın moda olmasıyla birlikte bu dışarıdan gelen konukları ağırlamak, bizler için çok yorucu olmaya başladı. Giderek bu mesele neredeyse çığırından çıktı! Yani gelenler, kendi kurallarını zorla Moda’da uygulamaya çalışıyor. Hafta sonları Modalılar artık sokağa çıkmıyor/çıkamıyor. Çıkanlar ise “Bir tek Modalıya rastlamadım” diye yakınıyor. İşte Moda’da günlük yaşam konusunda gelinen nokta… Neredeyse şu sıralar pandemi nedeniyle hafta sonu sokağa çıkma yasağı biraz Moda’yı rahatlattı diyeceğim. İnşallah sağlıklı günlerde yeniden Moda sokakları cıvıldadığında gelen konuklarımız, semtimiz sakinlerini üzmeden eğlenirler diyerek bitireceğim bu yanıtımı.

Kadıköy desek?

Bu soruyu sormakla çok doğru bir noktaya parmak basmışsınız değerli Nusret Hoca… Moda’dan söz ederken mutlaka birkaç cümleyle Kadıköy’den de söz etmek çok yerinde olur diye düşünüyorum. Kadıköy’ün tarihi M.Ö. 675’lere uzanır. Khalkedon, ya da Körler Ülkesi diye anılan Kadıköy’ün Fikirtepe semtinde Fenikelilerin Harhadon adıyla bir ticaret merkezi kurdukları biliniyor. Daha sonra Moda Burnu ile Yoğurtçu arasında ikinci bir yerleşim oluşmuştur. Halkedon (Bakır Ülkesi) adı verilen bu bölge ise orada bulunan Apollon Tapınağı ile ünlenmiştir. Haydarpaşa ise büyük bir çayırlık alan olup, burada Halkedonlular at yarışları düzenliyorlardı.

Bizanslılar, M.Ö. 658’de Sarayburnu’na hayran olarak o bölgeye yerleştiklerinde Boğaz’ın Kadıköy yakasını çok çirkin bulmuş ve Sarayburnu’nun güzelliklerini görmeyen Kadıköylüleri körler, bu yakayı da Körler Ülkesi anlamına gelen Khalkedon diye ünlemişlerdir. Moda’nın tarihçesi, Kadıköy’ün tarihiyle iç içe geçmiş bir sarmaldır. Onları birbirinden ayrı anlatmak pek mümkün değildir. Şöyle ki; yapılan araştırmalar sonunda Moda’nın Fenikelilerin ticaret iskelesi olduğu kanıtlanmıştır. Son sorunuzun yanıtını, Kadıköy ile ilgili birkaç kısa bilgiyle noktalamak isterim:

1894’te Hasanpaşa Gazhanesi yapıldı. O semt, uzun yıllar Gazhane adıyla bilinirdi. Gazhane yapılınca, Kadıköy hava gazına kavuştu. 1894 yılında şehir suyu bağlandı. 1928de Kadıköy elektriğe kavuştu. Aslında ilk başlarda Üsküdar daha büyük olduğu için Kadıköy, 1869’da Üsküdar sancağına bağlanmıştı. Cumhuriyet’in kuruluşundan beş yıl sonra 1928’de Kadıköy’de kurulan Belediye Dairesi’nin ilk başkanı Osman Hamdi Bey’dir. Cumhuriyet’in ilânından yedi yıl sonra, 1 Eylül 1930’da ise Kadıköyümüz ilçe kimliğini kazandı.
Hâlen Kadıköy’ün nüfusu, son nüfus sayımına göre 482 bin 713 kişidir.

Sevgili Anais, çok teşekkür ediyorum. Benim için çok önemli ve güzel bir zaman dilimi oldu.

Bu güzel röportaj sorularını yanıtlamak çok keyifliydi. Tekrar teşekkür ederim değerli Nusret Karaca. Saygılar…


“Pandemi günlerinde ya sanat da olmasaydı!” diyorum bu aralar. Elim kağıt ve kaleme gidiyor. Ne yazarım diye de hiç düşünmüyorum. Bir şiir, bir tarih araştırma yazısı, çevresel sorunlar… Yani insana dair ne varsa!
Sonra bir sanatçı, yazar dost geliyor aklıma. Bir telefon yetiyor. Önce bir hal hatır sormak, ardından iki güne yayılan bir söyleşi.

Bu kez de Khalkedon’da Anais Martin’i taşıdık bu sayfaya… Bizlerin mutluluğu da bu! Böyle güzel dostlar biriktirmeli insan. Kağıda, kaleme sarılmalı onlar için. Böyle günlerde bundan güzel buluşma ve kucaklaşma olur mu!…

Bir Cevap Yazın