PANDEMİ GÜNLERİ’nde Kadıköy Söyleşileri: MİNE DURAN: “Yıllarca birşeyler yazdım hep”

Nusret Karaca

Evet! Onlar kim? Kadıköylü güzel dostlarım benim onlar. Her birinin yüreğimde ayrı ayrı yerleri var. Güleryüzlü, sevecen, üretken, barış dolu dünyalarıyla hepsi çok özeller benim için. Sizler daha yakından tanıyasanız diye içlerinden birinin daha resmini çıkartıyorum çerçevesinden.

11 Ekim 2021

Yukarıdaki girişle başlamışım Moda’nın bir başka zarif kadını, yazar dostum Mine Duran’ın “Küpe Çiçekli Kadın” adlı kitabının tanıtım yazısına. Biraz da kendisinden söz etmişim. Aslında ilk tanışıklığımız onun ilk kitabı “Sakar Burjuva”ya dayanır. Kadıköy  Salı, Perşembe edebiyat toplantılarına. İmzalı kitabının ardından birçok etkinlikte birlikte yer aldık. Kadıköy Kız Lisesi’ndeki (İstanbul Kız Lisesi)Geleneksel Kültür ve Sanat günleri’nde bizleri onurlandırmıştı. Arşivimden bu kez de o günlerde yapılan etkinliklere ilişkin fotoğraflarını bulup çıkardım. Mehrizat, M.Tanju Akerman, Ulviye Alpay, Mehmet Başaran, Vedat Günyol ile birlikte yer aldığı kareler. Bir de Selamiçeşme Özgürlük Parkı’ndaki bir etkinlikte standımıza gelip  imzalı kitaplarımızı alarak kendi son yazdığı kitapı armağan ettiği güne dair bana göre çok özel bir kare. Şimdi de o güzel fotoğraf karelerinin yanına Mine Duran ile yeni bir söyleşi yakışmaz mı diye düşündüm. Bana göre çok yakıştı. Bu güzel söyleşiyi siz okurlarla ve dostlarla paylaşmak da güzel olmaz mı?

….

-Sevgili Mine Duran ilk olarak Küpe Çiçekli Kokona’dan başlayalım isterseniz. Bu kitap bana  sizin ilk armağanınızdı biliyorsunuz.

-Öncelikle bana değer verip zaman ayırdığınız için size çok teşekkür ederim sevgili Nusret Karaca. Elimden geldiğince sorularınıza içtenlikle yanıt vermeye çalışacağım. “Küpe Çiçekli Kokona”pek çoğu yaşanmışlıklara, gözlemlere dayalı mizah ağırlıklı öykülerden oluşan ikinci kitabımdı benim. Okuyanların gülümseyerek andıkları, kimi ironik, yer yer taşlayıcı, oldukça toy sevimli öyküler var içinde bana göre. İnsanın kendi kitabını yermesi gördüğünüz gibi pek mümkün görünmüyor. Övdükçe övesim geliyor benim de. Epeydir elime almadığımdan özlemiş de olabilirim. Kitaba adını veren ilk öykü anneme dairdi. Anneciğime. Öyküler arasında biraz hüzünlü olan tek öykü de oydu sanırım.

-Bana en son armağanınız “Kar Yıldızları” adlı çocuk romanıydı. Bunu ve iki kitap arasındaki edebiyat yolculuğunuzdan söz eder misiniz biraz?

-“Küpe Çiçekli Kokona”dan önce “Sakar Burjuva”yı yazmıştım ben. İlk kitabım. Onun tamamı mizah öykülerinden oluşuyordu ve ben dahil ki yazan kişiyim biliyorsunuz-insan kendi esprisine gülmez genelde- öyküleri okuyunca gülmeyen yoktu. Aslında üşenmesem de her iki kitaptaki öyküleri bir araya toplayıp yeni bir kitap dosyası mı oluştursam acaba diye zaman zaman düşünmüyor değilim. Yaşamakta olduğumuz oldukça karanlık günlerde insanların azıcık olsun gülümsemeye gereksinimleri var gibi geliyor bana. Yazın oturup çalışacağım bu konu üzerinde. Sağ salim yaza ulaşırsak tabii. Pandemi yüzünden neler yaşadığımıza baksanıza. Telefonu kapatırken bile gelecek günler için tedirginiz. Dilerim baş belası bu virüs kendiliğinden çeker gider de dünya yeniden yaşanılası bir yer olur. Biz de hayallerimizin peşinde koşmaya devam ederiz. “Kar Yıldızları”nı sormuşsunuz. Özyürek Yayınlarınca yayımlanan çocuk romanımı. Onu da bir güzel öveyim de hatırı kalmasın bari. Malum kitaplar yazarların çocukları gibi okuyor. Kıyamıyorlar bir türlü onlara. Şaka tabii ki… Kar Yıldızları fantastik kurgu bir kitap. Albino bir kız çocuğu aşırı korumacı ailesi yüzünden kendisine imgelem dünyasında farklı bir yaşam kuruyor. Kuzeyde buzların arasında buzdan bir adada her şeyin kendisi gibi bembeyaz olduğu düşsel bir ülkede yaşarken zaman zaman da gerçek yaşamına geri dönüyor. Öyle bir kitap bu da işte.  Bundan sonra yine fantastik bir kurgu olan “Serafina” adlı romanımı yazdım. Altın Bilek Yayınlarından yayımlanmıştı o da. Gizem dolu bir kitap o da.

-Böyle günlerde “ya sanat da olmasaydı” diyorum. Pandemi günlerinden söz ediyorum.

-Sanatsız bir anı düşünmek bile istemiyorum sevgili Nusret. Sanatın bizlere sunduğu güzellikler olmasaydı eğer bu karamsar günlerle nasıl başa çıkabilirdik söyler misiniz bana? Pandemi günlerinde insanların sanata daha çok yöneldiklerini düşünüyorum. Eskisi gibi olması mümkün değil tabii. Tiyatroya, sinemaya, konsere gidemiyorsunuz. Bu maddi manevi sanat ve sanatçı açısından büyük bir darbe tabii. İzleyici açısından da öyle. Evlerde internet, televizyon gibi var olanaklarımızla erişebildiğimiz kadarıyla takip etmeye çalışıyoruz sanatın böylesi yönlerini. Sergilerden de uzağız örneğin. Online sergi gezmeye başladık çoğumuz. Online müze geziyor, fimler izliyoruz. Elimizde somut olarak kalan müzik ve kitaplar yalnızca. Yapacak pek fazla bir şey yok bol bol okuyoruz doğal olarak.

-Bizler yazan, üreten bir kesimiz. Devinimli ve hep bir şeylerin içinde olan insanlarız. Özgürlük, üretmek ülkemiz kültürüne, gençliğine her zaman artı bir değer katıyor. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

-Özgürlük deyince okuyan, düşünen, yazan, sanatın içinde olan herkes gibi benim için de akan sular duruyor. Günden güne özgürlüğümüzün kısıtlandığını duyumsayarak bırakın yalnızca sanat için, insanlık adına da kaygı duyuyorum. Bu konuda derecesiz üzüldüğümü söyleyebilirim. Gençler hele! Onların adına ayrıca katmerli üzülüyorum. Öyle bir gün gelir ki dilerim tüm yanlışlardan dönülür. İnsanların özgürce okuyacağı, düşüneceği, konuşabilecekleri bir dünya kurulur yeryüzünde(!)

-Gezmeyi seviyorsunuz. Seyahatleri de. Hayatın her anından tat almaktan hoşlanan bir yapınız var bildiğim kadarıyla.

-Gezmeyi kim sevmez? Eşimle birlikte evlendiğimizden bu yana olanaklarımız el verdiğince yolculuk yapıyoruz. Dünyada Kanada’dan Brezilya’ya, Fas’tan Tunus’a, Avrupa’da pek çok ülkeye gittik, gezdik, dolaştık. Oğlum eğitimi dolayısıyla gittiği Fransa’da yaklaşık olarak on yedi yıl kaldı. Diyebilirim ki bunca yılın bir on yılında da onun yanındaydım ben de. Çok severim bu nedenle Fransa’yı. Eşim bilgisayarın önünde “Google Map” açık olarak oturur devamlı. Tüm hayatı, hayali hep bu yöndedir. Yeni yerler görmek. Kültürler tanımak. Kırk yıllardır her yere birlikte gittiğimiz harika bir arkadaş grubumuz vardır. Yazık ki geçtiğimiz Mart ayında başımıza gelen virüs felaketi yüzünden bu hayallerimiz de sekteye uğradı. Biz de ne yapalım herkes gibi bu yeni duruma ayak uydurmaya çalışıyoruz.

-Yeni çalışmanız? Projeniz var mı?

-Bu soru sorulduğunda temcit pilavı gibi her seferinde hazırlamakta olduğum kitap dosyalarımdan söz etmekten ben bile bıktım usandım. Adama hadi o zaman ne duruyorsunuz? Ortaya çıkarın da görelim diye sorarlar. Bu benim onulmaz derdim ne yazık. Başladığım işi sonlandıramamak gibi berbat bir huyum var. Yaşım ileri de olsa uçarı bir yapım var. Günlük koşuşturmalar içinde dağılıp gidiyorum. Hep yarın diyorum. Yarın hallediveririm. Ne var ki? Bilgisayarın başına geçtiğimde topu topu birkaç ayda sonlandıracağım çalışmalar dağ gibi dosyalar halinde bitirilmeyi bekliyor. Masallar, öyküler bir de başladığım bir türlü sonunu bağlayamadığım fantastik bir romanım var yine.

-Kadıköy’de kültür ve sanat?

-Kadıköy denilince akla ilk gelen sanat değil mi zaten? Öyle bir semt düşünün ki tiyatrolar, sinemalar, Opera. Kültür merkezleri, resim galerileri;

 sanata dair her şey burada. Hani derler ya “kör istemiş bir göz, Allah vermiş iki göz.” Bizimki o hesap. Canım Kadıköy’ümüz bizim.

-Moda semti vaz geçilmeziniz!

-Moda semti öyle diyebilirim ki kırmızı çizgim benim. Kadıköy benim için nasıl canım Kadıköy’ümse Moda da öyle. Tam kırk yıldır bu semtte yaşıyoruz. Kırk yıl önce satın alıp yerleştiğimiz rahmetli Krikor Kantarcıyan’ın yapmış olduğu eski bir Rum evinde oturuyoruz. Krikor Bey aslına sadık kalarak dış yüzey aynı kalmak kaydıyla yeniden inşa etmiş burayı. Yaparken aslından sapmalar olmuş mu? Olmuş sanırım. Yine de modern mimariyle yeni yapılan binalara göre ehveni şer benim için. Evin dışı da içi de bakımsızlıktan dökülse de dünyalara değişmem evimizi doğrusu. Gelelim Moda’ya… Moda eskiye göre açılan sayısız sayıda bar ve kafeler yüzünden eski sakin dokusunu kaybetti doğal olarak. O kadar çok ziyaretçi alıyor ki gün içinde alıp dönecek yer kalmıyor sokaklarında. Tüm olumsuzluklarına rağmen yerleşik düzende tüm komşuların hemen hemen birbirini tanıdığı sıcacık bir mahalle kültürü var Moda’da. Rum, Türk, Ermeni, Yahudi, Kürt herkes bir arada son derece tatlı bir ahenk içinde yaşayıp gidiyoruz burada. Herhangi bir vesileyle İstanbul içinde nereye gidersem gideyim semtimize her geri döndüğümde derin bir ohhh çekiyorum. Modayı çok pek çok seviyorum.

-Siz de uzun yıllar severek, o camia içinde olmaktan gurur duyarak görev yaptığım Moda Kadıköy Kız Lisesi’nde(İstanbul Kız Lisesi)gerçekleştirdiğimiz kültür ve sanat etkinliklerimizde konuğumuz oldunuz. Sizin eğitim ve öğretim kurumlarınızdaki sosyal etkinlikler hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

-Sorduğunuz soruda nasıl ki gururla görev yaptım diyorsanız ben de sizin öncülüğünüzde düzenlenen kültür ve sanat etkinliklerine çağrılı olduğum için kendi adıma söyleyim her seferinde büyük bir gurur duydum bundan. Sanat adına sayenizde pırıl pırıl genç arkadaşlarımla bir araya gelmek tarifsiz bir mutluluktu benim için. Burada bir kez daha teşekkür etmek isterim size. Gençlerin yetiştirilmesine  okulların bu tür etkinliklerle büyük katkı sağladığına inanıyorum. Onların yazarlarla tanışmaları, konuşmaları, kitaplarını edinmelerinin ileride belki de yaşamlarını yönlendirecek adımları atmalarına neden olmuştur diye düşünüyorum. Ne mutlu onlara ki sizin gibi idealist, sanatsever, mükemmel bir öğretmenleri var.

-Yazmak sizin için bir tutku mu? İdeal mi? Yaşam biçimi mi? Ve yazmaya devam mı?

-Bu sorunuzu hepsi diye yanıtlasam. İdeal olmadığını söyleyebilirim pardon. Yazmak benim için konuşmak gibi bir eylem aslında. Nasıl ki konuşmaya başlayınca susmak bilmiyorsam yazmak da öyle benim için. Söylemek isyediğim o kadar çok şey oluyor ki bunların pek çoğunu yazarak ifade edebiliyorum. İnsan yazarken kuş gibi özgür sonra. Elinize kalemi alınca, klavyeyi ya da açıp kapısını giremeyeceğiniz hiçbir ev kalmıyor. Bırakın evi barkı hiç keşfedilmemiş dünyalara zaman yolculuğu bile yapabiliyorsunuz. İnsanlar sonra. Kahramanlarınıza her şeyi yaptırabilirsiniz. İsterseniz güzelliklerin peşinde koşun yazarken, ister korku duvarlarını aşın. Her şey sizin elinizde. Kurduğunuz yazı evreninin belki de tek Tanrısı sizsiniz. Yazmak büyük bir mutluluk bence. Bir serüven ayrıca.

-Kadıköy Salı, Perşembe Edebiyat Günleri birçok değerli insanı buluşturdu. Bir araya getirdi. Yorumunuz:

-Salı toplantıları şimdi rahmetli olan değerli şair, yazar Salâh Birsel’in öncülüğünde olurdu. O toplantılara fazla katılamadım ben. Birkaç ay devam ettikten sonra sevgili ozan, şair Mehrizat sayesinde Perşembe toplantılarına dahil oldum. Bir daha da kopamadım zaten. Bir okul gibiydi o toplantılar. Birbirinden değerli yazarlar tanıdım orada. Vedat Günyol, Mehmet Başaran, Tanju Akerman, Naim Tirali, Muzaffer Uyguner, Emin Karaca, Tansu Bele, Turgut Acar, Ahmet Necdet, Nevra Bucak, Anais Martin Magaryan, Tülay Ferah, Emine Erbaş, İnci Ponat, sevgili Nusret Karaca, Tekin Gönenç, İkbal Kaynar, Siz tabii ki… İsmi şu an aklıma gelmeyen birçok değerli şair ve yazar. Grubun kurucusu Türk Dili Dergisi’nin iyesi rahmetli Ahmet Miskioğlu ve eşi sevgili Türkan Miskioğlu. Hepsi birbirinden değerli dostlar. Dostlar diyorum hepsiyle de yıllar içinde sevgiye, saygıya dayalı dostluklar gelişti aramızda. “Kar Yıldızları” adlı çocuk romanımın ham halini ilk önce Türk aydınlanmasının en önemli isimlerinden olan Vedat Günyol okumuştu. El yazısıyla düzeltmeler yapmıştı üzerinde. Ne büyük onur benim için. Muzaffer Uyguner’in kitaplarımla ilgili yazdığı sözümona eleştiri, aslında övgü yazıları Türk Dili Dergisi’nde yayınlandığında ne çok sevinmiştim. Halen duvarımda çerçeve içinde asılıdır o yazılar. Yaşadığımız o güzel günleri, yılları büyük bir özlemle anıyorum. Şimdi yıldızlarda olan büyüklerimi sevgiyle, saygıyla yad ediyorum.

-Ben yanlış ve eksik bilgi vermek istemem okurlara. Biyografinizi sizden alsam.

-Ankara doğumluyum. Sosyal Hizmet Uzmanıyım. Hacettepe Üniversitesi mezunuyum. Daha sonra Ankara Ünivetsitesi’nde pedagoji eğitimi aldım. Kitaplarımı yukarıda anlatmıştım zaten. Yazın serüvenine birçok yazar gibi 1964 yılında ilkokul dördüncü sınıfta Doğan Kardeş’in şiir yarışmasını kazanarak başlamıştım. Yazdığım şiir ve masallar, öyküler pek çok edebiyat dergisinde yayımlandılar. İki ayrı öykü yarışmasında mizah dalında kazandığım ödüllerim var. Sevgili Duygu Asena’nın düzenlemiş olduğu Aşk Hikâyeleri yarışmasında da bir ödül kazanmıştım ayrıca. Eşim doktor. Kızım, oğlum, Lara adında kendisine taptığım bir kız torunum var. Kont Alfonso Mestan Nestor adında bir kedim, Zeliş adında da köpüş bir kızım var ayrıca.  

-Kitaplarınızdan bazıları için tanıtım yazıları yazmıştım. Söyleşi bugünlere denk geldi. İyi de oldu. Çok teşekkür ediyorum.

-Benimle yaptığınız bu söyleşi için asıl ben teşekkür ederim size. İyi ki varsınız bu hayatta. İyi ki sizin gibi sanata gönül vermiş değerli yazarlar, eğitimciler var da ülkeye dair ümitlerimiz taze kalıyor sayenizde. Güzel günlerde, sağlıkla görüşmek ümidiyle.

Bugün 16 Ocak 2021 Cumartesi. Kim demiş haftasonu kısıtlılık günlerinde dışarıya çıkamıyoruz diye canımızın sıkıldığını.

Biz dostluklar biriktirmişiz. Onların bir fotoğrafı, bir kitabı, telefonda duduğumuz  sesleri, iletilerimiz bir anda yazıya dökülüveriyor. Hatta sonunda benim kısa bir şiirime bile yer ve zaman kalıyor. Sıradaki…

******

Kim demiş tutsaktır/ Dört duvar arasına sıkışan beden/ Düşünceler yelken açar/ Kol kanat çırpar yürek/ Bir tarafta ufuk/ Diğerinde gökyüzü bekler/ Kucak açmış

Bir Cevap Yazın