Pandemi Günlerinde KADIKÖY SÖYLEŞİLERİ: Nuray Gök Aksamaz

Nusret Karaca

Eğitimci bir edebiyat tutkunu Nuray Gök Aksamaz. Öğretmenlik yaptığı , ilk yapıt- larını çıkardığı ve Kadıköy Edebiyat/Sanat Toplantıları’na katılmaya başladığı günlerden gelir tanışıklığımız.

Geçtiğimiz günlerde “Size kitap göndereceğim Nusret Hocam,” diye bir ileti yollamıştı. Ben de “Bu pandemi dönemi günlerinde lütfen kargo ile yollamayın, bazen ulaşmıyor. Hem ben bir ara yüz yüze ve yanınızda imza attırıp edinmek isterim.” diye yanıtladım bu iletiyi. Ancak kitabı kargoya vermiş. Ben de “Pandemi Günleri Kadıköy Söyleşileri” dizisi içine aldım değerli yazar ve şair, eğitimci arkadaşımı.

Sorular ve yanıtlar kendiliğinden su gibi aktı…

-Eğitimci ve yazar olmak?

-Aslında hep yazma ve sanatla uğraşma isteği vardı, içimde. Çocukluğumda okuduğum romanların etkisinde kalarak sanırım, kendimi bir roman yazarı olarak düşlemiştim, öncelikle. Ama bunun için yeterli birikime, hayat deneyimine sahip olmak ve insanları çok iyi tanımak gerekir diye düşünüp erteledim. Toplumsal yaşamın içinde, insanlara yararlı olabileceğim bir mesleği yaparsam ve okumaya/yazmaya da zaman bulabilirsem mutlu olacağımı düşündüm. Kimya mühendisliği eğitimi almama karşın öğretmenlik yapmayı istememin önemli bir nedeni de buydu. Gerçekten de öğretmenlik yaşamım sürecinde farklı alanlardan kültürel açıdan beslenebildim. Yazmak en önemli uğraş olarak öne çıktı, hangi alanda her ne yapıyorsam. Emekli olunca yine tuhaf bir şey yaptım, fabrikada çalışmaya başladım. Bir süre daha eğitim, kalite ve insan kaynakları geliştirme gibi sosyal alanlarda çalıştıktan ve raporlar yazmaya da devam ettikten sonra şimdilerde daha özgür ve yoğun olarak edebiyatın içinde olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Çok yıllardır istediğim şey de buydu. Hayata, dünyaya ve insanlara değişik açılardan bakabilmek ve tarihsel düşlerin soluğunu alabilmek.

 …

-Pandemi günleri ve siz?

-Pandemi günlerinde kaygılar ve özlemler arttı. Kısıtlamalar ise tüm dünyayı, tabii benim yaşamımı da etkiledi. Bu süreçte kimi yakınlarımız da dahil olmak üzere insanların koronavirüs nedeniyle yitirilmesi fazlasıyla kaygı yarattı. Öte yandan içime kapanarak yoğunlaşabilmemi, yazmaya ve okumaya daha çok zaman ayırabilmemi de sağladı, pandemi. Kaygılar da yaratıcılığı ve edebiyatı besliyor. En önemli sanat yapıtlarının büyük değişimlerin, dönüşümlerin, devrimlerin gerçekleştiği sancılı dönemlerde ve savaş yıllarında ortaya çıktığı göz önünde tutulursa…

-Şiir ya da düz yazı?

Hangisi ile Nuray Gök Aksamaz?

-1980 yılında liseyi bitirmiştim. 12 Eylül sonrasında bir kutu atölyesinde çalışıyordum. Üniversitelerin açılması bir ay ertelenmişti. Bir akşam kendimi şiir yazarken buldum! Ve Nâzım Hikmet’in, Eluard’ın, Brecht’in, Aragon’un şiirlerini okuduğumda, şiiri üst düzeyde bir uğraş olarak algılamaya başladım. Hem üniversite öğrencisi olduğum hem de Ortaoyuncular’da Ferhan Şensoy’un tiyatro kurslarıyla başlayarak Taner Barlas Mim Tiyatroda çalışmalara devam ettiğim dönemlerde şiir yazmaya eğilimim arttı. Öğretmenlik dönemimde şiir ve öykü yazmayı sürdürdüm. Kimi incelemeler yaptım. Panellere katıldım. Buna karşılık pek çok zaman edebiyata olan eğilimimi bastırmak zorunda kaldım. Ben, şiir yazmak için değil de koşulların ve kendini ifade etme isteğinin yarattığı bir zorunluluk olarak şiire yöneldiğimi düşünüyorum. Şiirin yaratıcılığı tetiklediğini ve insanlıkla olan derin bağı bilinçle güçlü biçimde sürdürmeyi sağladığını da düşünüyorum. Öte yandan bilinçdışının keşfine olanak sağlaması, ayrıca çekici kılıyor, şiiri. Denemeler yazmaya başlamamın nedeni de şiir oldu. Şiirin neden ve nasıl yazıldığı üzerine düşünmeye başlamam ve sorgulamam, süreçte felsefeyle başka bir biçimde buluşmamı sağladı. Öykülerim ise yer yer denemeyle, yer yer şiirle buluştu. Geleneksel türlerin sınırlarına doğrusu pek aldırmadım. İncelemelerimi farklı alanlarda sürdürüyorum. Genelde araştırma yapmayı, deneyimleyerek, çözümleyerek yeni şeyler öğrenmeyi çok seviyorum. Roman yazma tasarılarım ve düşlerim yine gündemde.

-Sizin de Haliç günleriniz oldu Benim semtim diyorum ya aidiyet duygusuyla “Ben Haliç” yani.Çünkü çocukluğum, delikanlılığım, ilk öğretmenlik günlerim. Size neyi ifade ediyor Haliç.

-Ailemiz için Haliç’in büyük önemi vardı, Bartın’da doğan dedem, ailesiyle 1920’li yıllarda İstanbul’a göç etmiş. Önce Cibali’de oturmuşlar, babamın çocukluğu Cibali’de geçmiş. Halam Cibali Tütün Fabrikası’nda, babaannem Sütlüce Beko’da çalışmış. Sonra Hasköy’e taşınmışlar. Dedem Haliç Tersanesinde çalışmış, yaşamının son yıllarına dek. Ben doğduğumda babaannem de anneannem de Hasköy’de oturuyordu. Babam subay olarak Halıcıoğlu Levazım Okuluna atandıktan sonra biz de Hasköy’de oturmaya başlamışız. Annemle babamı onlar daha çocukken buluşturan yer Hasköy olmuş. Aslında Haliç ile bağlar daha derinlere gidiyor, anne tarafından. Anneannemin annesi Sütlüce doğumlu, dedesi de orada mimarmış…Ve böylece benim çocukluğum da Hasköy, Halıcıoğlu, Sütlüce kıyılarında geçti. Halıcıoğlu’ndaki Hoca İshak Efendi İlkokulu’nu bitirip, o zamanki adıyla Hasköy Lisesi olan okulda bir yıl okudum. Halamı, dedemi, babaannemi, Hasköy’deki mezarlıkta bırakıp İstanbul’un Fatih ilçesine taşındık. Ve ben öğrenimime Çapa-Şehremini arasında devam ettim. Üniversite yıllarım da Laleli- Beyazıt’ta geçti. Sonraki yıllarda anneannem ve teyzem de dinlenmeleri için Hasköy Mezarlığına götürüldü.

Sizin “Ben Haliç’in Çocuğuyum” adlı şiirinizde “Orada/erken çalardı fabrika boruları/ İşçiler otururdu/ Sırt sırta vermiş evlerde” dediğiniz dizelerle yine üşüşüyor belleğime, anılar.

Oturduğumuz evden İplik Fabrikası görünürdü ve işçilerin gidiş gelişlerini izlerdim, hep. Sandalla geçtiğimiz Eyüp Sultan’da anneannem yanımdayken ilk kez güvercinlere yem verişimi ve tüm kuşların havalanışını; Haliç Köprüsü ilk yapıldığı zaman okul çıkışında aklıma esip karşıya Eyüp’e geçişimi, tersaneden bir geminin indirilişini izlediğim günü; arsalarda özgürce top oynadığım, ip atladığım günleri; püsküllerini topladığım sütlü mısırları, bostanları, yazlık sinemaları; Kasımpaşa’ya tepelerden yürüyerek gidişimi; gecekondularda oturan okul arkadaşlarımı ziyaret edişimi; avuçlarıma suyu doldurup kana kana içtiğim tüm çeşmeleri, çok şeyi anımsatıyor ve çok şey ifade ediyor bana Haliç. TEZUS adlı kitabımda önemli yer tutan Kırmızı Kayığımı ve onu açık sularda yüzdürmeyi düşlediğimi de…

….

-Kadıköy Edebiyat toplantıları hakkında neler düşünüyorsunuz?

-Kadıköy, çocukluğumda benim için pek bir şey ifade etmezdi, doğrusu. Ama anneannemin yaşam öyküsünde Taş Mektep (Göztepe) ile önemli yer tutardı. 1913 Balkan Göçü sonrası bir dönem Kadıköy yakasında oturmuşlar; orada okula gidebilmiş ve sonra öğretmenlik yapmaya hak kazanmış anneannem. Benimse Kadıköy’e adımlarımın giderek hızlanışını, 1990’lı yıllarda abone olduğum, 2000 yılından itibaren şiir ve yazılarımın yayımlandığı, Türk Dili Dergisi ve Perşembe toplantıları sağladı. Kadıköy’de ilk kez bir toplantıya katıldığımda derginin yayın yönetmeni, eğitimci, yazar Ahmet Miskioğlu, “Şeytanın bacağını kırdınız!” demişti, bana. O yıllarda Perşembe toplantılarının tümüne katılmam çalıştığım için olanaksızdı. Sanat Yaprağı Dergisini çıkaran yazar Mehmet Tanju Akerman’ı da anmak isterim, bu arada…Aslında üniversite öğrencisiyken de Beyazıt Çınaraltı’nda, Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nde ve Eski Galata Köprüsü altında kimi edebiyat/sanat söyleşilerine katılmayı severdim. Sonraları edebiyat mahfilleri ve ortamlardan taşan edebiyat ilgili yayınları da okudum. Yıllar geçip gidiyor, bakıyorum da yitirmiş olduğumuz kimi yazarları böylelikle tanıma fırsatı bulmuşum. Tanışamadığım Fazıl Hüsnü Dağlarca, Asım Bezirci, Salâh Birsel, Şükran Kurdakul gibi ünlü yazarlarla ilgili anıları da ilgili kişilerden dinleyebildim. Bugün de önemli olduğunu düşünüyorum, edebiyat toplantılarını sürdürmenin. Son yıllarda Kadıköy’de Yeniden Türk Dili Dergisi çevresinde Sencer Karacalıoğlu’nun yönettiği Perşembe toplantılarına ve yazar Tanseli Polikar yönetimindeki Düş Kent Fanzin toplantılarına katılıyordum. Bu toplantılara katılanların arasında yakın dostluk bağları kuruluyor. Farklı bakış açıları ve birikimleriyle güzel konuşmalar yapabiliyor, edebiyatçılar. Farklı konulara ilgi çekebiliyorlar, yeni tartışma konuları da ortaya çıkıyor. Ne yazık ki gençlerin ilgisi pek yok, bu toplantılara… Bu arada, sizinle ilk yüz yüze gelişimiz de Moda’da Türk Dili Dergisi’nde olmuştu. Elinizde şiir kitabınız vardı, yüzünüzde Haliç’ten esintiler.

-Yeni projeleriniz?

-Edebiyatla sıcak bağımı dergilerde yazarak sürdürüyorum. Bir deneme kitabı hazırlıyorum. Roman için sıraya girdim, öykülerime devam edeyim diyorum, şiir aniden bastırıyor!

-Ve TEZUS? Biraz açar mısınız?

-TEZUS, 1960’lı yıllardan günümüze uzanan bir öykü, benim için. Yolculuk Haliç kıyılarında, yazının ardından yayılan seslerle başlıyor. Yaşamın değişik kesitlerinde gerçeklikle ve bilinmeyenlerle yüzleşen, sorgulamaları sürdüren öykü kişisi/ kişilerinin yaşamlarında düşlere, sevgiye yer açma çabasını ve özgürlüğe kanat açışını görüyorum, kitabıma bütünsel bakışla şimdi. Kimi zaman adı yok, kimileyin Nehir, kimileyin Menekşe, kimi zaman Mathilda oluyor, öykü kişisi. Kimi zaman kitapların, kimi zaman üretimin içindeler. Sınırlandırmalara ve baskılara karşı umutlarını yitirmemeye çalışıyorlar. Nehir, kendisine cesaret aşılayan yaratıcı sese yöneliyor, tüm yolculukların sonunda. Bu ses, yazıyla yayılabilecek olan yaratıcı ses. Ben ona TEZUS dedim, yaratıcılığın simgesi olarak. İlgisiz görünen şeyler arasında bağlantı kurmayı ve belleği de ateşlemeyi sağlayan bir kısa devreyi çağrıştırmak için. Bir kıvılcım belki de o!

….

-Çok teşekkür ediyorum Nuray Gök Aksamaz. Anlamlı bir zaman dilimine daha imza atmış olduk bence. Ne diyor Thomas Jefferson “Kitapsız yaşayamam”.

Yazılacak ve okunacak nice kitap günlerine…

“Şu anda anlıyorum ki insan kendisi olarak yaşayıp değerlendiremediği bir deneyim, kendisine ait olmayan bir bilgi ya da kendi emeğinin karışmadığı bir üretimle hiçbir kata çıkamaz ya da yükselemez. Kendisinin olmayan bir şeyi başkalarına pazarlamaya kalkıştığı anda da gülünç duruma düşer.”

(TEZUS ‘Goethe’nin Dilsizi/S.67)

****

GÜVERCİNLERİ SORUYORUM

Paylaşılmayan bir ganimet gibi

çalan birileri var hep elmayı

güvercin kılığında değiller ama

Ben asıl güvercinleri soruyorum

ölümsüzlük düşüncesini çalanları

ve bize başka biçimde yansıtılanları

(Güneşin Yaprakları/S.46)

Bir Cevap Yazın