ESKİ İSTANBUL ÜZERİNE

Ümit Gezgin

Sadece tarihi köşkler, saraylar, camiler, çeşmeler, konaklar İstanbul’u değildi eski İstanbul denilen şehir. Bir tür duygu şehriydi de aynı zamanda. Tanpınar’ın Beş Şehir’ine konu olan, bir medeniyet yansıması, insan hülasası ve her anlamda zenginlik şehriydi de..

Ressamların, edebiyatçıların derinden duyumsadığı ve özümsediği, şimdiki gibi çiğ insanların değil, daha derin, daha duygulu ve aynı oranda coşkulu insanların şehriydi ve tarihe sahip çıkmanın misyonunu da yüklenmişti bu insanlar. Bizim çocukluğumuz da bile, tarihi mezarlıklara, her mahallede var olan, yaşayan ve mahalleye bir tür uhreviyat kazandıran türbelerin, yatırların, sokak arası çeşmelerin olduğu ve insanların mütebessim bir kabulle ve kabullenilmiş bir kaderle yaşadıkları, birbirlerine omuz verip yardım ettikleri bir dönemin adı olarak da ön plana çıkardı eski İstanbul.

Bu büyük şehirleşme, bu karmaşık ve beton yapıların ruhu öldüren, insan karakterini dejenere eden, en önemlisi yavaşlığı, sükuneti ortadan kaldıran istilasından sonra, ne eski kaldı ve ne de eskiye bağlı, onun devamı bir yeni… Yoz bir tüketim, Yahya Kemal’ın “Melali anlamayan nesli”nin hücumuna uğramış varoluş bilincinden uzak ve amaçsız, sığ, düşüncesiz bir tüketim çılgınlığı… Kısaca varlıklı kesimin tavan yaptığı israf dağları, fakirin günlük ekmeğini bulamadığı ve çöpten ekmek temin etmeye çalıştığı bir şehir…

Bu şehir eski İstanbul değil. Bu şehir aslında yeni İstanbul da değil. Bir tür amorf, şekilsiz bir varlık. Eski, gerçek İstanbul görüyoruz ki bütün bu olup bitenden hoşnut değil, acı çekiyor. Çaresiz ve tek başına kalmışlığın içinde kıvranıyor. Ancak, onu anlayan sanatkarların elinde bir nebze teselli buluyor.

Eski İstanbul, ancak artık köşede tarihine müdahale edilmemiş bir çeşmede, dökülmüş bir köşkünde, tarihi bir camisinde yaşıyor.. Onu da ancak ruhuna vakıf sanatkarlar anlayabiliyorlar…

Bir Cevap Yazın