Öykü: Pandemi Zamanında İnsanlar ve Çevre

Ümit Gezgin

Tek tük insan vardı çevrede, tek tük ağaçlar yine ve yeni yapılmış binalar,  eski ve köşke benzer binalarla yanyanaydı.. Buralarda eski apartmanlar yıkılıyor, yeni apartmanlar yapılıyordu durmaksızın. Gün geçmiyordu ki hafriyat gürültüleri etrafı doldurmasın.

Adam ileriye doğru yürüyordu.. Pandemi zamanı olmasına rağmen bir sürü insan, çoluğu çocuğuyla parka, deniz kenarına gidiyor, yine kalabalık genç kitleler parklardaki çayırlarda hep birlikte sosyalleşiyorlardı ve bu adamı bir kez daha rahatsız etti.  İlerde bir dizi filim çekimi vardı. Bunların da hayatları çok zor, diye geçirdi içinden. Popüler olmak için gayret sarfeden bu insanlar, sonunda aslında mutsuz oluyorlar. Mutsuz, yalnız ve acı içinde ölüyorlardı. Aklına Belgin Doruk geldi. Son zamanlarında iyice şişmanlamış, türlü hastalıkların ağına düşmüştü. Zamanın en popüler sinema oyuncularındandı. Ama ne olmuştu, ün, şöhret, lüks.. bir fayda etmemiş ve sonunda yalnızlık ve acılar içinde, erken de denilebilecek bir yaşta bu dünyadan göçmüştü.

Önemli olan azla yetinmek, azla yetinmeyi bilmek, dedi adam yavaş adımlarla ilerlerken ve çevresine de göz ucuyla bakarken.. Bir sürü insan, birbirine benzemeyen, hatta, sanki birbirinden nefret eden insanlar. Birbirlerinin gözüne bakmaktan çekinen bu insanlar, en ufak bir anlaşmazlıkta kavgaya tutuşmaktan çekinmiyorlardı.

Sağda eski zamanlardan kalma kırmızı aşı boyalı bir köş vardı. Restore edilmiş pırıl pırıl ortaya çıkmıştı. Bahçesi de iyisinden ağaçlandırılmış, yine köşkün içine zamanında yaptırılan sayfiye evleri de güneş altında, köşk gibi geçmişin değil ama, güncelliğin heybet ve gösterişine bürünmüşlerdi..

İnsanlar gidiyorlar, geliyorlar, kadınlar, genç kızlar, köpekler, martılar, rüzgar.. hep bir hareketlilik halindeydi. Caddelerdeki apartman altlarının çoğu dükkandı ve bazı dükkanların önlerinde de gençler, ellerinde sigaralar, bazılarının yanlarında motorları, maskeleri çenelerinin altında birbirleriyle şakalaşıyorlar, kahkalar atıyorlar, yanlarından geçen genç kızlara çaktırmadan bakıyorlardı..

Adam, mutsuz ve huzursuzdu. İnsanların duyarsız ve cahil olduklarını düşünüyordu. Hayatlarında hiç kitap okumadıklarını, herhangi bir nesne gibi, hayatın içinde  bulunduklarını, sadece durup durduklarını, düşünüyordu ve “Bunlar adam olmazlar. Gittikçe herşey kötüleşiyor. Bu pandemi de herşeyin üzerine tuz biber ekti. Acılar, yalnızlıklar, bunalımlar arttı.’ Diye düşündü.

Yürüyordu, çevresine bakarak yürüyordu ve daha çok şey görmek, gördüklerini daha yakından bilmek, tanımak ve anlamak istiyordu. Aklının bir köşesinde de Orhan Veli’nin; “Görüyorum, duyuyorum, düşünüyorum, anlıyorum.. anlatamıyorum..” sözü arasıra kendisini gösteriyordu. Anlatamamak, onun da derdiydi. Gördüklerine tam anlam verememek, keşfedememek gördüklerinin derinliğini..

Nereye gidiyor bu insanlar? Hayatın anlamı ne bunlar için? Yoksa, herhangi bir anlam aramıyor mu insanlar artık? Sadece yaşamak için mi yaşıyorlar? Sadece varoldukları, dünyada bulundukları için mi adım atıyorlardı? Kendilerine soru sormaktan uzak düşmüşlerdi artık. Ama, sanki bir zamanlar çok mu soru soruyorlardı bu insanlar kendileri ve hayat için?

Sait Faik’in öyküsünden bir parça geldi adamın aklına; “Çocukluğumdan beri haritaya ne zaman baksam gözüm hemen bir ada arar; şehir, vilayet, havali isimlerinden hemen mavi sahile kayar…” Yazarın ne derin, ne hisli ve ne kadar duyarlı olduğunu, düşündü. Zamanında onun bile anlaşılamadığını, özellikle ilk kitaplarını kendi cebinden basmak zorunda kaldığını, düşündü. Okumayan bir toplumun kültür, sanatta bir seviye katetmesinin imkanı olmadığını, dolayısıyla kendi yazarlarını bile takdir edemeyeceğini, düşündü.

Adam yürüyordu. İnsanlar gelip geçiyorlardı yanından ona bakmadan. İnsanlar gözlerini birbirlerinden kaçırıyorlardı. Güneş ağaçların ardına, apartmanların gerisine gizlenmişti. Yollarda araçların, motorların sesleri, martıların seslerini bastırıyordu…

Bir Cevap Yazın