Sevdiğimiz Kitaplar ve Yazarlar

Ümit Gezgin

Kitaplar hayatımıza yön veren en önemli araçlardır. Okuduğumuz kitaplar aynı zamanda bizlere bir felsefe verir, hayatımıza anlam katar, yol gösterir, kişiliğimizi belirginleştirerek bizi olgunlaştırır. Özellikle bazı kitaplar, yine insanlara daha derin, ulvi duygular ve sorumluluklar yükler.

Refik Halit Karay

Benim için de öyle, bazı kitaplar başucu kitaplarımdır. Keza bazı yazarlar da.. Aslında bazı yazarların; Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmet Mithat, Ahmet Rasim, Refik Halit Karay vb. yazarlar ilk aklıma gelenler.. Zaman zaman bu kitaplara ve yazarlara yenileri eklenir. Bazen çok sevdiğim yazarların kitaplarını beklemeye alırım, haftalar boyu dokunmam. Tekrar geri döndüğümde kaldığım yerden değil, tekrar baştan okumaya başlarım ve bu bende kitaba ve yazara karşı daha derin bir saygı uyandırır.

Kitaplar ve yine bazı ressamlar; Nazmi Ziya, Şeref Akdik, İbrahim Safi, Çallı İbrahim, Şefik Bursalı ve benzer ressamlar da yine; Tanpınar, Orhan Pamuk, Selim İleri, Yakup Kadri Karaosmanoğlu vb. gibi yazarlar gibi beni etkiler, değiştirir ve bana güç verirler. Hem ressamlığımı hem de yazarlığımı beslerler. Tabi burda Sait Faik’i, Ömer Seyfettin’i, Mahmut Şevket Esendal’ı da unutmamak gerekir. A, tabi, Salah Birsel üstadı da.. Bazen, ilginç gelen bir kitap bulur, onu günler ve haftalar boyu okurum. Yazarı hakkında bilgi edinmeye çalışır, bunun nasıl kıyıda köşede kaldığına hayret ederim. Bilirim ki bizde ön planda olanlar her zaman hak ederek ön plana yerleşmemişlerdir. Nice unutulmuş ressam, edebiyatçı takımı vardır. Bazıları da gerçekten kendisini gizlemiş, meşhur olmaktan uzak durmuş, sanatıyla uğraşmıştır. Doğrusu onlar daha fazla dikkatimi çeker. Meşhur olanların ise, kişiliğinden taviz vermeyenler.. Refik Halit Karay gibi.. Mehmet Akif Ersoy gibi..

Ahmet Mithat Efendi

Birçok kitabı bir arada okumayı severim. Bu dinçlik verir insana, giderek farklı yazarların farklı konulardaki kitapları ufkunu açar. İyi bir de anlatıcıysa yazar, yani gerçek bir edebiyatçıysa mutluluk verir. Mutluluk dediğimiz şey de tam bu değil midir; hoşlandığınız, sevdiğiniz bir şeyi kendinizle, giderek başkalarıyla paylaşmak.

Refik Halit Karay’ın ‘Dört Yapraklı Yonca’sı

Refik Halit güçlü olduğu kadar özgün bir edebiyatçı, anlatıcı, güçlü bir tasvirci. Tasvir, betimleme Türk edebiyatında nedense fazla gelişmiş değil. Yüz elli yıllık edebiyat tarihi, düzyazısında, roman, öykü ve anlatılarında isterdim ki, geniş, derin, kuşatıcı mekan tasvirleri de olsun, insan tasvirleri de olsun. Ama tam olamamış, özellikle diyaloglara boğularak romanlar ve türevi anlatılar, mekanlar unutulmuş, görsellik geri plana itilmiş. Bu anlamıyla da bakıldığında Refik Halit güçlü bir tasvirci, iyi analizci. Sıkılmadan ve sıkmadan anlatıyor meramını. Sadece yüzeyde kalmıyor onun tasvirleri, betimlemeleri, insan mekan, çevre, nesne yorumları.. Ruh katıyor, çözümlüyor, derinine iniyor. Ama bunu o kadar rahat ve doğal, içten yapıyor ki; doğrusu edebiyat gücüne şaşıyor, Türk edebiyatı içinde böylesi büyük ve önemli yazarların da olabileceğini görüyorsunuz. Bazılarının yaptığı gibi sıkmıyor, zorlamıyor kendisini. Edebiyatı o kadar çok sevdiği her satırında ortaya çıkıyor.. bütün bu anlatılar, tasvirler, romanlar, düzyazılar, hicivler; insanı kuşatıyor, sarıyor ve edebiyattan zevk almasını bilenler için takdirle karşılanıyor.

Mizancı Murat

Dört Yapraklı Yonca’sı da yine, üvertür gibi, popüler roman türü gibi duran; aslında önemli kitaplarından biri. İnsan, mekan özgün anlatıları noktasında. Diğer kitapları da elbet. Semtleri bir tasvir edişi vardır ki, yeme de yanında yat.. İşte Bebek semti hakkında üstadın yazdıkları kitaptan; “..Bebek, umumiyetle Boğaziçi sırtları erguvanlarla leylakların coşkuncasına donandığı ilk sıcak ve durgun günlerde güzelliğin son derecesine varır. Çiçeklerin kokusu ancak bu havalarda rüzgarla uzaklara savrulup boşa gitmediğinden yerinde kalır, güneşte ısınır, vücut hararetiyle ayrışmaya uğramış parfümler gibi yalnız çiçek kokusu olmaktan çıkar, insanlaşır, hayal kuvvetini daha fazla okşar ve işletir..”

Gerçek edebiyat gerçek resim gibidir. Herkes resim yapabilir ve yazı yazabilir ama, gerçek resme ve edebiyata bu hamura sahip olanlar erişebilir. Gerisi ikinci sınıf üretimin içinde kalan insanlardır. Ne edebiyata, ne de resme ulaşamazlar. Ama elbet, ne edebiyat, ne de resim kimsenin tekelinde olmadığı için, herkes bu alanlarla uğraşabilir. Uğraşabilir de, yine herkes yaptığı işin niteliğini bilmek durumunda. Roman adı altında yayınlanan birçok yapıtın gerçek romanla bir alakasının olmaması gibi, her resim yapan ressam da değildir; doğal olarak her resim gerçek resim kategorisi içine girmez. Bu iki sanat dalının da belli değerleri ve düzeyleri vardır, o düzeye erişebilenlere gerçek sanatçı denilir. Edebiyatta da böyledir bu. Edebiyat tarihi ve ortamı daha çok süprüntülerle doludur. Çoğu kendisini Kaf Dağı’nda sanır. Oysa küçük bir tepeyi bile tırmanabilecek yeteneğe sahip değildir. Ne edebiyatta ne de resimde…

Dönelim kendi meselemize.. okuduğum ve sevdiğim kitaplara ve okumakta olduklarıma.. dönüp dönüp okuduklarıma.. Bunlardan biri de yine Ahmet Mithat Efendi’nin kitaplarıdır. Geçenlerde aldığım polisiye kitabı; ‘Esrar-ı Cinayat’ da yine özgün ve yalın yazar Mithat Efendi’nin diğer kitap ve yazıları gibi arı-durudur ki, okuyanı samimiyetiyle sarar, dönemi içindeki birey, toplum ve gerçeklerini pek güzel anlatır. Bizi yaşadığımız çağ ve zaman diliminden alarak, yüz yüz elli yıl öncenin İstanbul hayatına götürür. Gerçi yazarımızın ufku bütün dünyayı kavrar, ama İstanbul, bütün değişimi ve gerçekliğiyle bambaşkadır.. ”İstanbul Boğazı’ndan Karadeniz’e çıkmak üzere hareket eden gemiler Anadolu ve Rumeli Kavakları arasına geldiği zaman bakışlar önünde birdenbire o kadar geniş, lacivert bir alan açılır ki bunun latif seyrine hayran olmaya acele eden gözler Boğaz’ın iki sahilinde bulunan binaları, tabyaları hatta Kavaklar ve Fenerler gibi köyleri bile göremez olur.”

Mizancı Murat’ın ‘Turfanda mı Yoksa Turfa mı?’ romanı. Keza bu roman da beni etkileyen romanlardandır. Roman okumak, sadece yazarlığımı değil, aynı zamanda ressamlığımı da besler. Resim için sadece ressamların tablolarını izlemek yeterli değildir. Daha çok okumak ve özellikle edebiyatla da ciddi olarak ilgilenmek gerekir. Ressam veya edebiyatçı çok yönlü bir kültür insanı olmadığı sürece sanatçı olamaz. Bu sanat alanları geniş bir ilgi ve kültür gerektirir.

Turfanda mı yoksa Turfa mı kitabından; “Fatih’ten Sultanselim’e gidilirken sağda solda birçok eski konak görülür ki çoğu harap olmaya yüz tutmuştur. Bundan yirmi beş sene önce bu konaklardan biri, dış ve iç süslemeleriyle herkesin dikkatini çekiyordu..”

Bir Cevap Yazın