Bir Ressamın Bir Günü

Ümit Gezgin

Bekliyor. Uzaklara bakıyor sonra. Uzaklarda böyle uzanan bir düz dağ sıraları, tepe adımları gibi bir uzantı, denize, açık denize doğru.. Fulu biraz. Sonra hafif dalgalı denizin üzerinde irili ufaklı beyaz yelkenliler, bacalı vapurlar, büyük şilepler, tankerler..

Koşan, yürüyen, bisiklete binen, insanlar.. çimenlerde koşturan, çığlık atan çocuklar, sonra parkın içindeki çocuk bahçesinde oyun düzeneklerinde koştur koştur oynayan, sevinç dolu küçümencik çocuklar ve anneleri; habire direktif veren anneler.. endişe dolu bakışlarla çocuklarına, sonra bulutlara diğer çocuklara ve dikkatle kargalara bakan anneler…

Nedense banklarda yaşlı insanlar oturuyor, gençler portatif sandalyelere gömülmüş, birbirlerine daha da sokulmuş vaziyette, el ve kollarını kaldırıp indirerek birbirlerine bir şeyler anlatıyorlar; kendilerine ve hayatlarına dair.

Bankların birinde oturan ressam küçük naylon poşetinden resim defterini çıkardı, gömlek cebinde kalem aradı, her zaman gömlek cebinde beş-on tane türlü kalem bulunurdu. Aklına bir fikir, içine bir ilham çöktüğünde hemen defter, kalem çıkarır, ya notlar alır, ya da karşısındaki görünüme  bakarak, onu yorumlamaya, çizgilerle dönüştürmeye, değiştirmeye çalışırdı. Sonra da eve gidince de renklendirmek için başka bir çaba içine girerdi. Ya suluboyayla, ya pastelle veya akrilikle çizgilerin üstünden tekrar, çizgileri aşarak, hatta reddederek, çizgilerin geliştirdiği resimsel dünyayı değiştirmeye, görsel algıyı farklılaştırmaya çalışırdı. En sonunda da kendi çizip boyadığı resme hayretle bakardı. Resmin tuhaf, içinden çıkılmaz bir iş olduğunu, düşünürdü. Sonra da hayat baskın gelir, resim çizmeyi bırakır, hatta unutur, hayatın içinde bir koşturmacadır devam ederdi. Anlıyordu ki çoğu zaman hayat onun için resimden daha baskın çıkıyordu. Bir çatışma, hatta çekişme alanıydı resim. Aslında resim hayatın olduğunu, hayatı kavrayan, anlamaya çalışan bir birey olduğunu hatırlatıyordu ona. Belki bu yüzden resim yapmaya devam ediyor, resimden kopmamak için de ressamların dünyalarına ve resimlerine eğiliyordu.

Bulutlar birden toplanmaya başladı. Gri bulutlar, küme küme gökyüzünde belirdi ve ağaçların dalları yukarıya doğru tırmanırken, adeta gökyüzünde eriyor ve kayboluyordu. Kuşlar, koyu bir leke gibi hareketli, sesleriyle kargalar ve martılar, kediler, köpekler etrafta kah dolaşıyor kah bir yerleri tutuyor ve orada mekanla bütünleşiyorlardı. Özellikle kedilerin ve köpeklerin böyle bir mekanla, çevreyle bütünleşen ve o çevreyi sahiplenen karakterleri vardı ki, oraya başka kedileri ve köpekleri sokmuyorlardı. Kargaların da işbirliği halinde tavırları vardı diğer kuşlara karşı. Belki martılar da diğer güçlü rakiplerindendi. Zaman zaman bir martıyla bir karganın gökyüzünde kavga sahnelerine şahit olunmuştur.

Ressam, oturduğu yerden kalktı. Parkın içine doğru yürümek, beğendiği şeylerin, mekanların, görünümlerin fotoğraflarını çekmek isteyerek ilerledi.  Genç kızlar, oğlanlar, kendi hallerinde.. yaşlılar aksak yürüyüşleriyle, ağaçlar, kendi karakterlerinde devinip duruyorlardı. Gökyüzü, yoğun dal ve yaprakların arasında, iri gövdeli ağaçların gölgelerinin arasından az buçuk görünüyordu. Parkın içinde gizlenmiş gibi duran çocuk bahçesindeki salıncakları sallayan genç anneler hem birbirleriyle sohbet ediyorlar, hem de çocuklarının neşesinden mutlu oluyorlardı.

Parkın içinde bağlama çalan bir sokak müzisyeni vardı. Ressam ne zaman bu parka gelse, hep aynı melodileri ve sözleri duyuyordu. İçinden, ‘başka bildiği birşey yok mu bu müzisyenin..’ dedi. Ağır aksak geçti yanından, önünde bir tomar kedi birikmiş, sanki konser dinler gibi bir haldeydiler. Birer biblo gibiydi kediler. Kıpırdamıyor, orda öyle duruyorlardı sanki.

Ressam gökyüzüne baktı. Bulutları gördü orda ve ağaçların gökyüzüne, bulutlara değin uzanmasının özgün bir tablo olduğunu, düşündü. İlerdeki tarihi görünümlü müştemilatın, düzensiz ve hayta park yollarının, kuş pislikleriyle ve sahte sevgililerin isim kazımalarıyla aşınmış kirlenmiş bankların fütürist bir resme doğru evrildiğini, hissetti. Hem düşünüyordu ressam hem de gittikçe soyutlaşan park içinde ufka, denize doğru yürüyordu…

Bir Cevap Yazın