ÖYKÜ YAZARLIĞI

Abdullah Girgin

Öykü yazarlığı edebiyatın en zor kollarından biri olarak görünür bana. Kısa olması onun kolay yazılabilirliğini göstermez. Bilakis kısa, özlü ve yoğun olması anlamlarına gelmektedir ki, bunu gerçekleştirebilmek için özgün ve yaratıcı bir kimlikle hareket etmek gerekmektedir.

Resimde olduğu gibi, edebiyatın en kısa, ama en dinamik alanları olan şiir ve öyküde, özellikle öykü alanında, uzun ve karmaşık cümleler kurulmaz. Kişi ve mekan tasvirleri detaylı olarak anlatılmaz ve laf evirilip çevrilmez pek. Bir kaç sayfa içinde bitebilecek, ya olay merkezli, ya da durum merkezli anlatımlar yeğlenir..

Stendhal roman için; “Bir roman yol boyunca gezdirilen ayna demektir” demişti. Böyle bir edebi anlayış sonuçta yazarı ister roman yazsın, isterse hikaye/öykü kurgulasın gördüklerinin aynada yansımasını anlatma çabası içine sokacak, ona bir yorum ve değerlendirme yapmayacak, yapamayacaktır.

Sait Faik; “Küçük bir çam ormanı. Vakit sabah. Arı, sinek, kuş sesi. Bir siyah gözlükten görülen yerde ve ağaçlarda güneş parçaları. Sonra uzak, göğün, kendi renginden biraz daha koyu kıyılara giden hudutlu bir deniz…”

Yalın ve duru bir anlatım. Yazar kendini sıkmıyor anlatırken, yeni, farklı sözcükler bulacağım, diyerek zorlamıyor. Ama bu seviyede içten bir anlatıma ulaşabilmesi için elbet bir süreç yaşamıştır. Okumadan, yazma pratiğinden geçmeden, böylesi yalın ve duru bir anlatıma, içten bir ifadeye ulaşabilmek kolay değildir. Bunun için de en başta edebiyatı ve yazmayı sevmek gerekmektedir. Sait Faik de biliyoruz ki, edebiyatı ve yazmayı seven, onu yaşamının merkezine yerleştiren insanlardan biriydi. Yani has edebiyatçılardandı. Yazarlığı popülerlik, ün, şan uğrunda yapmayan bir insandı.. Bu onu belli bir yere, seviyeye getirmiştir.

Yusuf Atılgan; “Sokağa bakıyorum. Tek tük geçenler var. Çoğu kadın. Yüzleri asık, adımları sert. Bir yerden kavgadan geliyorlar, ya da bir yere kavgaya gidiyorlar sanırsın… Kös kös yürüyorlar. Hepsi de kendine güvenen kişiler, belli…”

Öykü yazarlığında temel nokta, bazen Sait Faik’te olduğu gibi, yaşadığı ve tanığı olduğu gibi, gözleme dayalı bir yazarlık şeklinde, içinden geldiği gibi yazmaktır. Bazen de Yusuf Atılgan örneğinde olduğu gibi bir plan ve disiplinle, ama yine, yazılanın bir öykü olduğunun bilinciyle hareket etmektir. Öyküyü ben şiire daha yakın bulurum. Gereksiz teferruatlardan sıyrılarak lirik bir düzleme, aynı oranda da felsefi bir derinliğe sahiptir öykü. Hem çevre anlatımları ve hem de insan anlatımları sözcüklere verilen anlamla birlikte ortaya çıkar. Sözcükler bütünlüğü bozmadan, derinlik ve estetik yaratacak şekilde kullanılmalıdır. Bu da elbet yazarın yeteneğiyle birlikte yazarlığını ne kadar sevdiği ve çalıştığıyla da ilgilidir. Öykü de şiir gibi kuru kuruya yazılacak bir tür değildir. Bir görev, bir iş hiç değildir.

Calvino’yla bitirelim; “…Kar küremek çocuk oyuncağı değildi, hele midesi boş birisi için, ama Marcovaldo karı bir dost, yaşamının içine hapis edildiği kafesin duvarlarını yok eden bir etken sayıyordu. Büyük bir hevesle çalışmaya koyuldu, kaldırımdan sokağın ortasına kürek dolusu kar atmaya başladı..”

Bir Cevap Yazın