Monet, Moda İskelesi’nde Olsaydı…

Ümit Gezgin

Yağmur yağıyor çisil çisil. Sonra bardaktan boşanırcasına dönüşüyor yağmur yağışı. Apartmanların bed yüzü iyisinden ağarıyor ve Monet tabloları sararıp soluyor, o güzelim gökyüzleri, deniz dalgaları kaybolup gidiyor. Monet, Moda İskelesi‘nin veya Fenerbahçe Parkı’nın oralarda olsaydı neleri görür, yansıtırdı acaba, diye insan içinden geçiriyor.

Bugün Kadıköy sahilden başladım yürümeye. Daha öncesinden Kadıköy çarşı içindeki kırtasiyeleri dolaşıp resim defteri, suluboya ve kalemler aldım. Çarşıya gerisin geri döneyim, Osmanağa Cami’nin oraya, otobüs duraklarına, Simit Sarayı, Kurukahveci Mehmet Efendi ve Kovan Fırın gibi dükkanların bulunduğu yere çıkayım, ordan bir kaptırıp Boğa’nın oraya, Altıyol’daki kiliseye çıkar, ordan da Yoğurçu Parkı’nın bakımsız ağaçlarına doğru bir koşu seğirtirdim.

Anlık bir düşünmeden sonra sahile çıkayım, tarihi Beşiktaş’a giden iskeleyi göreyim, sonra yine aylardır pandemiden dolayı inmediğim için buralara görmediğim Haydarpaşa Garı’nın restorasyon vaziyetini görür, kah fotoğraf çeker kah resmini çekerim, diye düşünerek, sağdaki küçük kilisenin yanından aşağıya doğru yürürken, kilise kapısında ücretsiz dağıtılan dini kitaplara ayaklarını kovboy gibi açmış, bir şeyler mırıldanarak bakan, siyah pantolonlu, geniş yakalı, bağrı açık, sakalı iki günlük, yüzü bol çizgili, kaşları siyah ve kalın adamı gördüm. Yanından seğirterek aşağıya doğru, (ki buradan denizi görüyordum artık ve çaktırmadan kimseye de fotoğraf çekiyordum. Bunu kimseyle papaz olmamak için yapıyordum..) yürümeye başladım. Elimde bir poşet, içinde iki kitap, iki resim defteri, bir edebiyat dergisi..

Gençler gidip geliyor.. Bir sürü kızlı erkekli genç. Arasına karışmış kartalozlar da var. Kafeler, barlar, restaurantlar kapalı. Ara sokaklar genişlemiş gibi duruyor. Sokak taşları yine eğri büğrü, kırık dökük bir çoğu ve belediye tam görevini yapmadığı gibi, denetleme de yok herhalde ki, bu eksik gedik ve yarım yamalak, uyduruktan taşlar değiştirilmiyor.. Herkesin yüzünde maske, bazı maskeler uyduruktan takılsa da rengarenk maskeler var. Bazıları aksesuar olarak kullanılıyor.

Araba araba araba.. Her taraf bu cenabet araçlarla dolu.. insanlar, kadın erkek aralarda gölge gölge kayboluyorlar. Gökyüzü bulutluydu, bol ışık vardı, güneş her tarafta kendini gösteriyor, yer yer keskinleşiyor ve terletiyordu. Eski tarihi belediye binasını görüyordum biraz çıkınca meydana doğru. Belediyenin değnekçisi arabaların park etmelerine yardım ediyordu. Ne de çok park yeri ve araç vardı etrafta.. Sadece otoparktan milyarlarca lira kazanıyordu belediye, ama kaldırım taşlarının doğru düzgün olmasına pek dikkat etmiyordu.

İskelenin oraya indim ve Haydarpaşa Garı’na baktım, yüzü perdelenmişti, restorasyon sürüyordu. Motorlar, vapurlar gidiyor geliyor, sürüsüne bereket insanlar iniyordu deniz araçlarından. Yine turuncu dolmuşlar da tepeleme doluydu. Otobüslerden seyrek ulaşım beklenirken, bunlar hangi akla hizmet tepeleme doluyordu? Boş bulunan meydanlar da otoparka dönüştürülmüştü. Nerdeyse sahildeki iskeleler de otopark olarak kullanılacaktı. Ne tarihe dikkat ediliyor, ne meydanlar, ağaçlar korunuyordu. Hiçbir şeyin kıymeti yoktu, hiçbir şeyin kıymeti bilinmiyordu. Bilmeye çalışma da yoktu, ve bu da insanı kahrediyordu.

Sahilden sola doğru yürüdüm. Bir zamanlar burda uyduruktan şişik bir balon vardı. Amaç balonla Kadıköy seyri değil, altına çaybahçesi yapıp rank elde etmekti. Balon o kadar uyduruktu ki, herkes bir kaza bekliyor gibiydi.. Sonunda bir kaza oldu ve balon apar topar kaldırıldı. Ama rant alanı olduğu yerde kaldı.. İlerde de büyük bir otopark var. Sahilde kıvrılarak deniz kenarında ilerliyorum hiçbir estetik ve güzellik görememekten de muzdarip olarak. Tek tük bankta sevgililer, kart zamparalar, yaşlılar, gençler, liseliler rastgele oturmuş, bazıları da deniz kenarındaki devasa kayalıklara çökmüştü. Tek başına oturan, denize, tarihi İstanbul’a bakanlar, geçen devasa yük gemilerini seyredenler de vardı. Kederli yüzlere sahip olanlar kadar, neşeli bakışlar fırlatan gençler de vardı. Bir kişi de, herhalde kafayı çekmiş, yüksek voltta bir türkü seslendirerek kabadayı kabadayı bisiklet yolunda yürüyordu.. Uçta kılavuz kaptan binaları vardı. Karşıda Haydarpaşa Garı’nın parlatılmaya başlanmış tarihi binasının yanında derme çatma eskilerden kalma silolar, ambar binaları vardı ve çürük siyah dişli bu binalar, beton mezarlığı gibi duruyor ve siluetin bir daha onarılamayacak şekilde bozuyordu.. İlerdeki Karacaahmet Mezarlığı‘nın yeşil varlığını engellediği gibi bu sahile dikilmiş beton mezar taşları, aynı zamanda Haydarpaşa Garı’nı, Kadıköy sahilini ve arkada uzanan tarihi İstanbul siluetini de yok edercesine çirkinleştiriyor ve gölgede bırakıyordu…

Bulutların sayısı biraz daha artmıştı ama, güneş de yine kendini göstermeye, ısıtmaya ve terletmeye devam ediyordu. Marmara açıklarında toplanmış yük gemileri sırayla Boğaz’a doğru yollanıyorlardı. Sahildeki kayalıkların üstüne sere serpe uzanmış gençler, hem birbirleriyle şakalaşıyor, hem de denize, İstanbul’a, yük gemilerine, bulutlara ve çığlık çığlığa uçuşan martılara bakıyorlardı..

Oturayım bir banka, birşeyler çiziktireyim, okuyayım rahatça, diye düşünüp ilerlerken, yüzümdeki maskenin de daha fazla terlememe sebep olduğunu hissettim. Herkeste bir maske. Taşlara oturanlar çıkarmış maskelerini konuş babam konuşuyorlardı. Gençler kendilerini daha yürekli hissediyorlardı virüse karşı..

Sahil boyunca ilerledim. Bol fotoğraf çektim. Açıklarda Yassıada ve Hayırsızada görünüyordu puslar içinde. Sonra onların solunda Kınalıada diş diş beyaz evleri, devasa anteniyle arzı endam ediyordu. Fenerbahçe feneri ve parkı da yeşil bir yılan gibi uzanıyordu denize doğru. Sonra apartman apartman, bütün bir karşı sık beton bloklarla dolmuş bir ormanı andırıyordu. Yeşil alan kaybolmuş, onun yerine bu gri, dikdörtgen gri dikitler almıştı. Buradan bakınca kübist bir tabloya benziyordu görünüm. Adalara, denize doğru hücuma geçmiş bu binalar topluluğu doğrusu korku veriyordu insana. Çimenlere yayılmış gençlerin umrunda değildi bunlar, doğrusu farkında da olduklarını düşünmüyordum. Görmüyorlardı belki de.. Görmek, farkında olmaktı. Hiç kimse görmüyordu. Çünkü herkes kendi kederinin, mutluluk düşlerinin ve hedeflerinin peşindeydi. Bütün bu insan kalabalığı, boş gezenin boş kalfası izlenimi veriyordu bana. Hemen herkes ya cep telefonuyla oynuyor, ya kendi arasında lak lak ediyordu. Boş boş bakanlar da vardı oturduğu yerden.. Ama kitap, dergi veya gazete okuyan yoktu hiç. Eskiden tek tük gördüğüm bu insanlar da kaybolup gitmişti ortalıktan..

Vecih Bereketoğlu: Kurbağalıdere, 1950’li yıllar

Sonunda içim sevinç kaplayarak, ressam Vecih Bereketoğlu‘nun 1950’li yıllarda defalarca resmini yaptığı Kurbağalıdere’yi gördüm. Bir banka oturdum karşıya bakmaya başladım. Önümden geçenlere bakıyordum bir yandan da. Köpek gezdirenler, çimenlerde koşturan köpekler, temkinli adımlar atan tek tük kediler vardı. Tek başına mahzun Moda İskelesi’nin yolu da kapatılmıştı. Dere türlü deniz araçlarıyla doluydu. Çoğu küçük motorlar, kayıklar, teknelerden ibaretti. Birkaç restore edilmiş köşk, yıkılıp yerine modern bina dikilmişler de vardı bunların arasında. Dereye vuran gölgeleri, kirlenmiş suyun içinde soyut görünümler oluşturuyordu. Dereyi temizlemeye çalışan deniz aracı ileri geri gidiyor, fakat kirlilik bir türlü gitmiyordu. Sadece burayı değil, bütün Marmara kıyılarını kaplamaya başlamış olan bu beyaz yosuna benzer parça parça tabaka, deniz suyunun hızlıca ölmekte olduğunun aslında somut işaretiydi. Duyarsız insan topluluğuna dönüşmüş şehrin yaşayanları, bunları önünde fotoğraf çektirilecek hoş bir görünüm gibi algılıyordu. Her yerde bir ölgünlük, tuhaf bir durgunluk vardı. Yaprak kıpırdamıyordu sanki. Ağır ağır ilerliyordum Kalamış Parkı’na doğru.. Yoğurtçu Parkı’nı, çimenlerine kafa çekmek için oturmuş insanlarını geçmiş, genişletilerek tarihselliğinden iyice koparılmış Kurbağalıdere Köprüsü’nü adımlamış, devasa Fenerbahçe Stadyum gölgesinden de sıyrılarak hızlıca Kalamış Parkı’nın yoluna girmiştim. Yüzler birbirine bakmıyor, gözler kaçırılıyordu yan yana geçildiğinde. Bisiklet yolunda, bisikletlilerin yanında, kaykaylar, sukuturlar, motorlar, vızır vızır geçiyor, çocuklar neşeli kahkahalar atıyordu. Kalamış Parkı daha eli ayağı düzgün insan kalabalığını barındırıyordu. Çimenler ve ağaçlar daha bakımlı. Banklar yıkanıp temizlenmiş görünüyordu. Çevrenin sosyo-ekonomik düzeyi parka yansımış, belediye bu sebepten dolayı buraya özel bir ihtimam gösterir olmuştu.

Oturdum sonunda bir park bankına, Orhan Pamuk’un ‘Veba Geceleri’ kitabını çıkardım poşetimden ve okumaya kaldığım yerden devam ettim. Kalamış Marina’dan çıkan yelkenli tekneler ve yatlar da Moda burnuna doğru hava atarak ağır ağır dolaşmaya başlamıştı. Çimenlerde dolaştırılan köpekler gibi geldi bir an bana bunlar. Bulutlar yoğunlaşırken, her an yağmurun gelebileceğini, düşündüm, ama bir şey yapmadım. ‘Yağmur başlarsa kalkarım’ diye geçti içimden…

Bir Cevap Yazın