Öykü: Deniz Kenarı

Erol Başar

Beklentilerle bir gelişme oluyor. Beklentiler çoğaldıkça insan da çoğalıyor. Masalarda oturan türlü çeşit insanın durmadan güncel mevzular hakkında konuştuklarını bilmek, sonra yine o insanların evde yiyecek yemekleri düşünmeleri ve sonra dizilerin sağladığı rahatlığı daha eve ulaşıp, dizi filimler için koltuklarına kurulmadan hissetmeye başlamalarını düşünmek bir tuhaf oluyor.

Ne çok hamur işi yiyor bu insanlar. Ne çok hamur işi dolu her tarafları ve vücutları balonlara dönmüş vaziyette. Birbirine karışmış vücutlar, bakışlar kör noktalara doğru, bakışlar betonlarda, denizin üzerindeki salyalarda, ufuklara doğru bakmada, sonra bulutlara, bulutların üzerine çıkmış uçaklarda ve bazen kuşların kanatlarında.

Çarşı içi doluydu. Gidenler gelenler birbirine karışmıştı. Gözler önlerde, yanlarda, gözler raflarda, ekmeklerin arasında, motorların, arabaların içinde dışında.. Gözler her yerde ve gökyüzünde sevimli sevimli uçan kuşlarda.. Yürüyenler, oturanlar, duranlar; soyut heykel gibi, bakıldığında öyle, poz vermiş gibi duranlar da vardı; bir köşede sanki öyle, donmuş vaziyette, göz’den ibaret insanlar vardı, duruyorlardı, daha çok bunlar erkekti. Kadınlar habire oraya buraya gidip geliyorlar, çarşı pazar dolaşıyorlar ve durmadan alış veriş yapıyorlar, sonra bir on dakka soluklanmak için deniz kenarındaki çay bahçelerine tünüyorlar ve oralarda da içe durdukları Türk kahvelerinin eşliğinde habire dedikodu habire onu bunu çekiştirme ve durmadan geleceğe yönelik hayaller, akşam ne pişireceklerine yönelik tavsiyeler, telefonlarındaki falcı ablalara müracaatlarıyla kaderleri hakkında malumat toplamalar ve sonra yıldız falcılarına koyu inançlar..

Kadınlar erkeklerden daha neşeliydiler. Kadınlar kendi aralarında daha mutluydular ve durmadan da öldürüyorlardı erkekleri. Yetmişine gelmiş bir kadın, mutlaka kocasını toprağa vermiş oluyordu ve hayatta tek başına kalmış oluyordu, ama yalnız yine kalmıyordu ve hemcinsleriyle kurduğu koyu diyaloglar onu yalnızlıktan kurtarıyor, kalabalık bir dul kadınlar çemberine dahil ediveriyor, kocasını da böylelikle kısa sürede unutarak, yaşama dört elle sarılıyordu. Gelsin kahveler çaylar, gitsin derin, neşeli, dedikodulu sohbetler..

Kadınlar deniz kenarındaki çay bahçesinde masaların kenarlarına oturmuş, koyu sohbetlere dalmışlardı. Martılar çığlık çığlığa gökyüzü maviliğinin içinde bulutlara karışmıştı. Deniz üstü salya sümük doluydu ve tek tük kayıklar, mavnalar ve deniz motorları, şehirle bağlantılı deniz otobüsleri ve büyük takalara benzeyen arabalı vapurlar, bir de belediyenin işlettiği devasa ve kunt bir arabalı vapur. Durmadan gidip geliyordu bunlar. Deniz bir dalgalanıyor, bir duruluyor, zaman zaman da çarşaf gibi uzanıyordu ve karşıki dağlara kadar uzanıyordu onun göl hali ve martılar bir alçalıyor, bir yükseliyordu, kendini daha bir gösteriyor, sonra bulutlar koyu lekeler halinde, maviliği kapatacak gibi gökyüzünde toplanıyorlar, birden gök gürültüsü, birden fırtına, sonra aniden bastıran yağmur, bardaktan boşanırcasına bir yağmur ve kabaran deniz, kaçışan çay bahçesi insanları ve yağmurun da ürküntü verdiğini o zaman anlıyorlar..

Kadınlar erkeklerden uzun ve mutlu yaşıyorlar. Neşelerinden de bir şey kaybetmiyorlar. Sahildeki çay bahçeleri hep neşeli, fal bakan ve akşama yapacakları yemekleri düşünen, konuşan, birbirlerine yemek tarifleri veren ve sağlık programlarını da artık kaçırmayan kadınlarla doluydu…

Bir Cevap Yazın