Çağdaş Türk Resmini Yeniden Değerlendirmek

Turgut Tura

Çağdaş Türk Resmi’nin kaynakları, sanatın diğer alanlarının kaynaklarında olduğu gibi, Tanzimat Dönemi’ne kadar uzanmaktadır. Batılılaşma çabası, doğal olarak Osmanlı’nın batıya açılması ve batıdan birçok kültür ve sanat ürününü, bilgisini ve eğitimini almasıyla ilgili bir kavramdır.

Plastik Sanatlar kültürünün yine böylesi bir eğitim ile ülkeye girdiği ve geliştiği düşünülmelidir. Sanayi-i Nefise Mektebi, yani Güzel Sanatlar Akademisi 1883 yılında kurulduğunda Türkiye batılılaşma anlamında ciddi bir yol katetmiş ve sadece Güzel Sanatlar alanında değil, askeri, sanayi ve mühendislik alanlarında da önemli adımlar atmıştı.

Tabi, sadece okulun burada açılması yeterli olmadı. Aynı zamanda batıya da birçok talebe gönderildi sanat alanında, özelde resim alanında eğitim alsınlar, diye.. İbrahim Çallı, Namık İsmail, Avni Lifij, Nazmi Ziya, Ruhi Arel, Feyhaman Duran, Hikmet Onat vb. ressamlar Osman Hamdi‘nin yolundan giderek, batı, yani Fransa’ya sanat eğitimi için gitmişler, orada sanatsal bilgi ve becerilerini arttırmışlar, aldıkları kültürleri ve batı anlamındaki sanatsal perspektiflerini de kendi ülkelerine getirerek, başta Sanayi-i Nefise Mektebi olmak üzere, birçok kurumda genç nesillere öğretmeye çalışmışlardır.

Zaten, gerek 1914 Kuşağı ressamları, gerekse de Müstakiller ve D Grubu sanatçıları hep bu batı anlamındaki sanatın öğretilmesi ve o sanat doğrultusunda sanatsal yaratıcılığa yönelinmesi anlamlarına gelmiyor muydu? Elbet sadece o anlamlara gelmiyordu, aynı zamanda ‘yerellik’, ‘evrensellik’ tartışmalarının da o dönemlerde başladığı hatırlanırsa, aynı zamanda bir ‘kimlik’ sorunsalının da devreye girdiği ve edebiyat dünyasını olduğu kadar, özellikle resim dünyasını da için için yediği ve ciddi bir soruna dönüştüğü görülecektir.

Türk sanatçıları buna nasıl karşılık vereceklerdi? Sanat tarihine bakıldığında akımlarla ortaya çıkan çabalar ve bu akımların uzun ömürlü olmaması ve aralarında çatlakların oluşarak, yine birçok sanatçının bireysel çaba ve anlatımlara yönelmesi ve adeta, yerellik, evrensellik tartışmalarına kendilerince anlam inşa etmeleri durumu, sanatın biçimlenmesi noktasında farklı özelliklere sahiptir.

Çallı Kuşağı ressamları peyzajcı ve Boğaziçi’ci bir resmi tuvallerine taşırken, daha sonraki ressam gurupları ki, Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği örneğinde olduğu gibi; Refik Epikman, Cevat Dereli, Şeref Akdik, Mahmut Cüda, Nurullah Berk, Zeki Kocamemi, vb. ressamlar eliyle de, çizgisel kuruluşa, kompozisyona, yani yapısal sağlamlığa, kübizme kadar giden konstrüksüyona önem vermişler; temel olarak inşaacı bir mantık ve estetik oluşturmaya çaba sarfetmişlerdir.

Ya D Grubu ressamları ne yaptılar? Zeki Faik İzer, Nurullah Berk, Elif Naci, Cemal Tollu, Abidin Dino ve heykeltraş Zühtü Müridoğlu.. Bunlar da yine, Çallı Kuşağı’na bir tür alternatif olmak için ileri atıldılar. Dağınıklıklık ve kendilerine ait bir düzen kurma temayülünden ziyade, disipline olan ve birbirine benzeyen bir kompozisyon sistemi inşaa etmeye gayret gösterdiler. Bu elbet sanatın da aynı zamanda doğasına aykırı bir tutumdu. Sanatta özgürlük ve özgünlük temel bir izlek olduğu için, bu sanatçılar da zaman içinde birbirlerine zıt düştüler, kavgalara tutuştular ve sonuç olarak herkes kendi yoluna gitti…

Halkla, toplumla alakası olmayan, kişisel zevk ve beğenilere göre şekillenen bir estetik kurguluyordu bu tüm akım içi veya dışı ressamlar, sanatçılar. Toplumsal sorun ve eğilimler bizde 1940’lardan sonra belirmeye başladı. Bir tür bilinçlenme veya kültürlenme durumu.. Nuri İyem, Abidin Dino, Selim Turan, Avni Erbaş vb. ressamlar, toplumsal duyarlılık ve sınıfsal gerçekliğin izini sürerek kendilerine yol ararken, burjuva sınıfından gelip, halk sınıfının estetik gerçekliklerine doğru dümen kırmanın tam oturmamış heveslerine kapıldılar. Çoğu halktan kopuk bu sanatçıların halkçılığı da hakiki olmadığı için iğreti duracaktı.. Eserlerini yine halk değil, burjuvalar, okumuş yazmışlar takip ediyor, gerekirse satın alıyordu…

1950’lerden sonra gelişen resimsel çizgi, kabaca; soyut-somut gerçekliği üzerinden temellenmiş, yine Akademi merkezinde şekillenmiş ve yine 70’lerden sonra da buna ‘kavramsal’ yönelim ve çabalar eklemlenerek, Akademi adeta, her tür sanatsal akımın ve Türkiye’deki sanat eğilim ve düşünce ile uygulamasının merkezi ve öncü rolünü üstlenmiştir.

Neşet Günal‘la başlayan ve Neşe Erdok, Aydın Ayan, Özer Kabaş‘la devam edecek çizgi; Türkiye’deki ‘figüratif’ çizgiyi oluşturmaktadır. Yine ‘soyut’ resim olgusun da; Cemal Bingöl, Sabri Berkel, Adnan Turani, Adnan Çoker, Şadan Bezeyiş, Erdal Alantar vb. eliyle kurgulanmıştır.

70’lerin sonlarından itibaren gelişen ‘Kavramsal Sanat’ olgusunu da yine, Şükrü Aysan, Serhat Kiraz, Avni Yamaner eliyle ilk adımlarını oluşturmuş, Ayşe Erkmen ve bazı sanatçıların eklenmesiyle de bu halka genişlemeye devam etmiştir.

Sanatın pratik alanındaki yoğunluk, teorik alanında pek istenildiği düzeyde maalesef oluşmamıştır. Dolayısıyla genç kuşaklar donanımsız kavramsal alana yönelmiş ve yönelmekte, böylelikle sadece görsel sanatların kavramsal alanı değil ama, soyuttan somuta kadar ulaşan bütün alanları, teorik zeminden yoksun olarak sürgit devam eder olmuştur…

Bir Cevap Yazın