Yağmurun Altında Yürüyüş

Birce Ağırcık

Yağmurun altında yürümek benim için başka bir mutluluk kaynağı. Hele deniz kenarında yürümek ve düşlere, düşüncelere dalmak, bir banka, ıslak olduğunu bile bile oturmak, ufka, martıların sessiz, deniz üzerinde yüzdüklerini görmek, fotoğraf çekmek..

Çocukluğumdan beri tuhaf bir içgüdüsel merak bu fotoğraf çekmek. İktisat okuduğum halde ailemin isteğiyle, fotoğraf çekmek her zaman için bende baskın olmuştur. Babamın ithalat-ihracat şirketinde çalışacağım, ilerde işleri ben devralacağım, düşüncesiyle başladığım özel üniversitedeki iktisat eğitiminin bir işe yaradığını pek sanmıyorum..

Ama okudum, bitirdim işte.. Sonuç olarak bir şey olmadı. İki yıl da Londra’da master yaptık, yine bu alan üzerine. Burda okurken de, Londra’dayken de hep sessiz bir fotoğrafçı ve dünya fotoğraf sitelerinin ve fotoğrafçıların takipçisiydim. Hep şiirsel fotoğraflar aradım kendime göre.. Yalnızlığı çağrıştıran, belki içinde umut olan ama, daha çok yalnızlığı, sessizliği, gürültüsüzlüğü çağrıştıran.. Gürültülü bir hayat yaşadığımızı, her yerde fışkıran metalik seslerin, bir tür gürültü karmaşası olarak ruhlarımızı ve gözlerimizi istila ettiğini, düşünüyordum.

Şimdi yağmurda, deniz kenarında yürüyorum ve bir sürü insanın da kumlara basa basa, denizin sesini, kokusunu, denizle toprağın buluştuğu noktayı hissetmek için sahilde olduğunu, düşünüyorum. Onlar bana bakmadan ben cep telefonumu çıkarıp, çaktırmadan, sessizce, bir röntgenci gibi fotoğraflarını çekiyorum.. Çocuklar, mini mini çocuklar deniz kumları üstünde, bu hafif yağmurda koşturup duruyorlar..

Hafif çiseleyen ve hem denizi gören, hem ağaçlara selam veren, bir örnek evlerin beyaz badanalarına, kiremit renkli çatılarına, insansız balkonlarına, sevimsiz elektrik direklerine ve sarkmış kablolara bakarak, adalara yaklaşmış bulutların arasından geçip beyaz martılara da bakarak, kargaları da ağaç dallarına saklanır görerek, yürüyorum..

Okuduğum kitabı düşünüyorum bir yandan da yürürken ve ortalarda bir yerde de kahramanlarından biri romanın, uzun yürüyüşlere çıkıyor ve parkların, yolların, deniz kenarlarının, dar patikaların içinden, kıyısından, kalabalık ve gürültücü şehirlerin kaldırımlardan habire yürüyor yürüyor.. Çoğu kere nereye ve ne amaçla yürüdüğünü bilmeden yürüyor. Yürümenin büyük bir felsefe olduğunu, filozof Kant’ın da böyle sakin ve tek başına yürüyüşlerle felsefesini geliştirdiğini ve yürümenin insanı sadece sağlıklı değil, aynı zamanda mutlu da edeceğini bilerek, yürüyor..

Bundan mıdır nedir, ben de zamansız yürümelerden hoşlanıyorum. Çoğu kere gecenin bir vakti de dışarı çıkıp, amaçsız yürümek isterdim.. Şehrin korku salan varlığı yanında, bir de kadın olmak bunu imkansız kılıyor.. Kaçırmalar, tecavüzler, saldırılar.. Neler görmüyor, duymuyor, okumuyoruz.. Tekinsiz hayatlar yaşamak şehrin içinde, şehrin bir türlü bütünsel bir varlığı olamamak, işte hep bu gazetelere, televizyon ve sosyal medyaya yansıyan haberlerden dolayı gibi geliyor bana…

Buna rağmen, inadına, zaman zaman, ancak böyle yarı yağmurlu zamanlarda, güneşi de görerek ve hissederek, denize yakın bir vaziyette yürüyorum.. Mutluluk getirdiğini düşünerek yürüyorum ve yürürken insanların yüzlerine, bedenlerine, bedenlerini kuşatan elbiselerinin modaya uyup uymadığına da bakarak mutlu oluyorum..

Yürüyorum ve hep yürümek istiyorum…

Bir Cevap Yazın