Sahilde Çay Bahçesinde

Berçin Narçıl

Çay bahçesinde oturuyoruz. Hemen deniz kenarı. Kayıklar var; küçük küçük farklı farklı isimler yazılı her birinin üzerinde.. mesela: ‘Narçiçeğim’, ‘Hızlı’, ‘Kaftan’ vb. gibi isimlerle, salına salına iskeleye bağlı duran küçük esnaf tekneleri.. Bunlar karşıki adalardan insanlar taşıyorlar zaman zaman.. bazen de bulunduğumuz adadan turistleri kah ada çevresini gezdirmek, kah yine karşıki irili ufaklı adalara seyahat için denize açılıyorlar.

Şimdi, oturduğumuz masada, bizimkilerin sesleri, konuşmaları birbirine karışıyor. Ben de elimde bir roman, bizimkilerin; annemin, babanemin, küçük erkek kardeşimin bana göre saçma sapan konuşmalarına bulaşmadan kitap okumaya çalışıyor, aynı zamanda da önümdeki deftere duyduğum, gördüğüm ve düşündüğüm şeyleri yazmaya çalışıyorum. Amacım ilerde roman yazmak. Ama roman yazma sabrı gösterebilir miyim, tam bilmiyorum. Saatler ve saatler boyu içe kapanmak, insanlardan uzak durmak, sessizliği yeğlemek ve belli bir düzen, belli bir sistem içinde yazmayı sürdürmek, karakterleri kontrol etmek, giriş, gelişme ve sonuç bölümlerini iyi kurgulamak ve biraz aşk meşk ve biraz da heyecan yaratmak.. iyi bir öykü uydurmak ve kurgulamak gerekiyor. Sonra onun yayınlanması için de büyük gayret göstermek. Biliyorum ki yayınlayabilmek için para da ayarlamak lazım. O kadar param yok, ne babanem ne de annem kitabımı yayınlamak için bana para verirler. Kalıyor yarışmalar, parasız basacak yayınevleri… Yani, kısacası yazar olmak, yazarlığa heves etmek de zor.

Ama inanıyorum ki benim gibi bütün genç yazarların, edebiyatçıların sorunu bu.. Aslında kitabın basılmasını da pek umursadığımızı da sanmıyorum. Genç yazarlar arasında bu heyecanı, giderek basılması hırsını duyanlar da vardır elbet; hırsları yeteneklerin ve yazma sevgilerinin üstüne çıkanlar.. Ben onları ikinci sınıf genç yazarlar olarak görüyorum. Popüler olmanın heyecanına kapılmış toylar veya ergenler..

Karşıki masadakiler dikkatle beni süzüyorlar. Okuduğum kitabın ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Sonra yüzüme, elbiselerime, hal ve tavırlarıma baktıklarını düşünüyor, dahası gözucuyla görüyorum. Büyük bir tekne yanaşıyor iskeleye. Neşe içinde gençler iniyor, genç tavırlar içinde bir de kokoz bir kadın. Elinde büyük bir cep telefonu hem konuşuyor hem çevresine gülücükler dağıtıyor.. Meydanda kabadayı gibi yürüyen orangutan cinsi erkekler.. Sanki döğüşe gidiyorlar, yan bakan biri olursa, kafa atacaklarmış gibi hafif eğilmiş vücutları ve goriller gibi kolları yana açık, bacaklar biraz eğik homur homur amaçsız geziniyorlar… Ne cins bir erkek neslidir bunlar anlamak mümkün değil. Bizde kadınların daha narin, kültürlü, bilgili olması boşuna değil. Hiçbir kitapçıda erkek göremezsiniz, sanat ve kültür faaliyetlerinde erkekler yoktur. Ama meydanları, sokak ve caddeleri, esnaf dükkanlarını bu yoz, kaba ve hoşgörüsüz erkekler doldururlar..

Güneşli bir hava, tek tük beyaz sevimli bulutlar gökyüzünde, beyaz martılar gibi süzülüyor. Dalgalar hafif hafif dokunuyor iskeleye ve kayıklar, motorlar, yelkenli yelkensiz tekneler ağır ağır geliyor, gidiyor. İnsanlar iskeleye iniyor, bazılarının elinde tatil çantaları, bavulları..

Bizimkilerle birlikte oturmak bir güven veriyor bana. Elimde romanım, defterime bir şeyler yazıyorum. Çevredeki insanları dikizliyor, dalgalara, martılara ve gökyüzünün değişimine bakıyorum…

Bir Cevap Yazın