Öykü: Bulutlara Doğru

Senem Koçtaş

Bulutlara doğru yürüyorum. Aklımda Dali’nin sürrealist tablosu. Bakıyorum çimenlerin üstünde resim çizen oğlanlar var. Dikkatli dikkatli bulutlara, denizin dalgalarına ve geçen insanlara bakıyorlar. Fütürsuzca bakıyorlar hayret ediyorum ve takdir ediyorum. Ben böyle dikkatle bu güne kadar kimseye ve hatta hiçbir şeye, bulutlara dahi bakmadım..

Yürüyorum, bulutlara doğru yürüyorum. Aklıma Monet’in o güzelim Seine nehri tabloları geliyor. Yüz elli yıl öncenin köprüleri, Paris detayları.. Sadece Monet değil, aynı zamanda Pisarro’nun eski Paris izlenimlerini otel odalarından izleyerek resmettiğini biliyorum. İçimden, ben niye öyle resimler yapamıyorum, diye geçiriyorum. Oğlanlara yine göz ucuyla bakıyorum. Çok dikkatli bana bakıyorlar. Niye bakıyorlar, diye düşünüyorum. Kıyafetlerime mi yoksa?..

Aklı evvel biri kayalıkların üzerine balonları çamaşır ipine asar gibi asmış, gelene geçene parayla atış yaptırıyor. Atılan saçmalar, o minik bilyelerin bazıları martılar, kargaları vurup sakat bırakıyor kimsenin umrunda değil. Benim de umrumda değil bunlar. Ben bulutlara doğru yürüyorum. Sarsak yürüyen ihtiyarlara veya neşeli koşuşturan kızlı erkekli çocuklara çok rahat bakıyorum. Hatta köpek gezdirenlerin köpekleriyle ilgilenirken onlarla çok rahat konuşuyorum ve köpek gezdirmenin aslında bir sosyalleşme rahatlığı sağladığını düşünüyorum, bir ara bir köpek de ben mi alayım acaba? diye aklımdan geçirdiğim de oluyor..

Yürüyorum ve ne çok insan var çevrede diyorum. Tarihi köşkler var ilerdi, Kurbağalıdere’nin oralarda, bazıları kötü restorasyona kurban gitmiş, bazıları yıkılmış yerine yeni binalar yapılmış. Dere ıslah edilmiş pislikler tekrar kaplamış üstünü ve yeni yapılan bisiklet yolundan motorlar gidiyor geliyor habire. Aynı zamanda demek ki, diyorum güvenlik de koymak gerekiyor buralara. Çöpler dolu, dışarıya taşmış. Kitap okuyan biri bile yok. Gazete, dergi zaten telefon çıkıp yaygınlaştıktan sonra ortadan kalktı.

Ben yürüyorum. Bir ara durup bakıyorum ufka doğru. Büyük tankerlere, vapurlara adalara giden ve deniz araçlarına, lüks yelkenlilere. Televizyon haberlerinde gördüğümüz üçkağıtçı, dolandırıcı tiplere mi ait acaba bu yelkenliler, diye geçiriyorum içimden ve yürüyorum.

Bu koca koca taşlar buralara nerden gelmiş böyle? Bunları taşımak, buralara getirmek, bu düzende yerleştirmek hep mesele.. Martılar hep bir ağızdan kora halinde şarkı söylerken, birbirlerine seslenir söyleşirken, kargalar tekil bağırtılar, çağırtılar ve seslenmeler içinde. Kavga ediyor veya küfrediyor gibi bağırıyor kargalar.. Bir de o kadar eminler ki kendilerinden.. O efelenir gibi çimenler üzerinde yürüyüşlerine gülmemek içten değil..

Bir yere oturayım, bir banka oturayım, ilerde resim çizen iki genç var, onlara uzaktan bakayım, fotoğraflarını çekeyim, diye geçiyor içimden, ama yürümeyi sürdürüyorum. Kurbağalıdere’nin oralara kadar gideceğim, sonra belki Yoğurçuparkı’ndan oralardan da gerisin geri döneceğim. Evde başladığım kitaba oturacağım. Yürüyorum. Bulutlara bakıyorum. Gördüğüm bulutlar durmadan gidiyor martılar gibi. Yelkenliler de değişmiş, başka yelkenliler, yarış kayıkları, vapurlar görüntüye girmiş. O devasa tankerler bile çekilmiş görüntüden. Uzaktan gökdelenli İstanbul silueti almış manzarayı. Monet olsa ne çizerdi? diye geçiriyorum aklımdan, sonra aklıma Kurbağlıdere ve Kalamış, Fenerbahçe civarını, deniz kenarlarını, dere kenarlarını habire çizmiş Vecih Bereketoğlu geliyor. Monet’yi herkes bilir de, Bereketoğlu’nu kimse bilmez, diyorum. Bir tebessüm yerleşiyor dudaklarıma.. Kedilerin ne de çok olduğunu düşünüyorum.

Yürüyorum bulutlara doğru…

Bir Cevap Yazın