Çay bahçesinde

Pınar Güçlü

Şişman kadın öyle tek başına gibi oturuyordu çay bahçesinde. Arkasındaki mavilik gökyüzüyle bütünleşmişti. Ağaçlar kapatıyordu manzarayı ve İstanbul da uzaklardaydı. Silüet kaybolup gitmişti sanki ve grilik artmış, renkler iyice silikleşmişti.

Kuşlar konuşuyordu, oturanlar konuşuyordu. Ağaçlar rüzgarla birlikte konuşmaya başlıyordu. Kediler, suskun bir köşede, güneşten uzak gölgeliklerde gerine gerine yatıyorlardı. Mutlu bir tebessüm geziniyordu gözlerinde. En ufak sese karşı kulaklarını dikiyorlardı hemen.

Çay bahçesindeydim. Tek başıma bir masada oturuyor, elimdeki kalın kitabımı okuyordum. Jojo Moyes‘in bir kitabıydı kırklı yıllarda geçiyordu. “Üstümüzde Gökyüzü Altımızda Deniz”, Avustralya’da.. Yüzlerce kadının İngiltere’ye bir gemiyle seyahatini anlatıyordu. Betimlemeler, diyaloglar, yalın anlatım. Bir roman uzun soluklu bir çabayı gerektiren bir şeydir. Ve aylar süren bir uğraştır. Sonra mantıksal tutarlılık da olmak zorundadır.

Okullar kapalı olduğu ve Fenerbahçe semtinde oturduğumuz için sık sık kitabımı alır burundaki bu çay bahçesine, olmadı Kalamış parkındaki çay bahçelerine, daha da olmazsa parklardaki banklara, sonra Feneryolu Sabit Pazar’ın önündeki çay bahçesine giderek saatlerce oyalanır, kah okur, kah çevremdeki insanları izlerdim.

En çok belki de geçen giden rüzgarla ve araçlarla birlikte insanları izlemekten ve onların konuşmalarına kulak misafiri olmak, giyim kuşamlarını gözlem altında tutmak bana huzur verirdi. Bir şehir insanı olduğumu düşünüyordum. Köyde, kasabada yaşayamazdım. Şehir kültürü bambaşkaydı. Burada bir varsın bir yoksun bir hayat sürüyorduk. Bir kafede göz göze geldiğiniz biriyle bir daha karşılaşmazdınız. Bu da bana tuhaf bir mutluluk verirdi, bir huzur..

Çay bahçesi boş sayılmazdı. Tahta büyük masalar ve sandalyeler bütün kaba görünümlerine rağmen sevimliydi. Deniz uzuyor uzuyordu, karşıda Kınalıada yanında görüntüye Yassıada da giriyor, Hayırsızada’yı gören olmuyor, kimse ilgi duymadığı için, görüntüden de çıkıyordu. Hiçbir ressamın tablosunda, çiziminde yer almamıştı bu dik, kayalık ada..

Hangisi Sait Faik‘in adasıydı? Ada halkıyla birlikte mi yaşıyordu yazar, yoksa onları uzaktan mı gözlemliyordu?..

Genç kızlar süslenmiş, eğitimli ve zengin ailelerin genç erkekleri onlara hava olsun diye marka yazlık elbiseler giymişlerdi.. Parklarda, denize nazır veya masalarda neşeli sohbetlerle kahvelerini yudumlarken, dereden tepeden, kısacası siyaset dışı her şeyden konuşuyorlar, dünyanın ve ülkenin sorunları, yaşanan sıkıntılar hiçbirini ilgilendirmiyordu..

Sorumsuz mu bu gençlik? Belki değil. Ben de o gençlerden biriyim. Sorumsuz muyum? Hayır. Farklı bir kültür ve anlayış içindeyiz belki.. Ben bu gençlerden beş-on yaş daha kıdemliyim, kıdemli olmasına ama, onları anlıyorum. Özellikle para ve geçim sorunu yaşamayan ailelerin çocuklarının daha özgür, daha yaratıcı olduklarını gözlemliyorum. Çünkü ben de o ailelerden birinin kızıyım. Babam mühendis, annem avukat. Ekonomik sorunumuz yok. Evimiz güzel. Gelirimiz iyi. Arabamız, yazlığımız.. her şeyimiz var.. Benim de ne okumam konusunda hiç baskı yapmadılar. Ben de kendi sevdiğim alana yöneldim.. Dünyanın bir çok ülkesine gittim. Yine benim gibi iyi eğitim alan arkadaşlarım var.

Akşamın yaklaştığı şu zamanlarda çay bahçesi doldukça doluyordu. Şişmanlar, zayıflar, gösterişliler, sıradanlar.. Kadınlar, erkekler, çocuklar.. bir hareket, bir uğultu her yeri kaplamıştı. Cıvıl cıvıl olmuştu bahçe de park da…

Bir Cevap Yazın