Resmin Doğası, Doğanın Resmi

Ümit Gezgin

Her resim bir dil oyunudur aynı zamanda. Bu oyun kah gerçeklikle bütünleşmiş, kah gerçekliğe zıt bir görünüm oluşturmuştur. Ama kendi diline, kendi gerçekliğine göre de konum almıştır eninde sonunda.

Her resmin, doğal olarak da her ressamın bir doğası vardır. Bir de elbet, doğanın gerçekliği. Her ressam kendi doğası içinde varlığı harmanlarken, reel doğadan da olabildiğince faydalanır. Bu faydalanma estetik gerçekliğini ancak resmin bütünlüğü içinde, resmin hem malzemesi, hem de ele aldığı ve dönüştürerek varlığa taşıdığı görünümünde ve o görünümün, yani görselliğin kavramsal anlamında taşır.

Bu yüzden her resmin doğası bir diğerinden farklıdır, her tablo kendi doğasına sahiptir. Her ressam, şair gibi her bir tabloda farklı doğa’lar inşa eder. Elbet bunu doğadan, tabiattan beslenerek yapar.

Ressamın tabiattan beslenme biçimleri, beslenme oranı farklıdır. Bazı ressamlar tabiata, doğaya sırtını dönerek de doğadan beslenebilirler ve kendi iç doğalarını inşa ederler. Bu inşa edilmiş doğa, eninde sonunda ana uğraşı olan ressamın resmine yansır. Nasıl yansır, nasıl oluşturur ressam resmini? O da ressamın tekniği, özelliği, araçları kullanma biçimi, kavrama ulaşma şekli veya görsel kavram oluşturma yöntemiyle ilgilidir. Bunların bazıları bilinçle kavranır ve oluşturulur, bazıları da bilinçdışının aktiviteleri, gerçekliği neticesinde varlık kazanır ve ortaya estetik obje çıkar. Estetik objeyi oluşturan suje, yani ressam; tüm bileşkelerden faydalanan insan olarak karşımızdadır.

Onun birinci varlıksal problemi kendi doğasını, resmin ve tabiatın gerçekliğinin dışında inşa etmesi olgusudur. Bunu nasıl yapacaktır? Bu da yine, aldığı eğitim, görgü, bilinç, bilgi, araştırma ve var oluşundan gelen özelliklerle biçimlenecektir. Ama herhalde ana izlek; sanatçı olarak ressamın uğraşını sürdürme iradesini gösterebilmesidir. Resmi bıraktığı, terk ettiği oranda, resimden kapacağı için, kendi iç doğası yaratıcı bir realite olarak değil, varoluşsal bir olgu olarak ortada kalacaktır. Bu da resimsel doğa’nın inşa edilmeyeceği, yani yarım bir varoluş gerçekliği olarak ortada kalacağı anlamlarına gelmektedir.

Bütüne ermemiş doğa veya, tamamlanmamış estetik gerçeklik. Doğaya karşı kendi iç doğasını inşa ederken, ressamın asıl uğraş alanı, yaratıcılığını ihmal etmesi anlamlarına gelir ki, bu da sanat eseri için olumsuz bir durumdur. Bu durumda, yani eser vücuda gelmediğinde oluşan olgu, eksik estetik bilinç olarak nitelendirebileceğimiz, eksik doğa olarak da yorumlayabileceğimiz realitedir.

Kısacası, resimsel doğa, içsel sanatçı doğası ve tabiat, dışsal gerçeklik ve doğa; belli oranlarda harmanlandığı ve senteze erdiği zaman ancak bütünsel bir estetik anlam kazanır. Bu da sanatçının ancak iradesiyle gerçekleşebilecek bir sorunsaldır…

Bir Cevap Yazın