Bir Günün Sonunda

Ümit Gezgin

Hedefimde kitap almak vardı Kadiköy’e inerek.. Her zaman olduğu gibi evden çıktığımda saat öğle saatlerine geliyordu ve Kızıltoprak’taki hastaneye uğradıktan sonra, oradan da yine kaldırımlardan, dikkat ederek kaldırım taşlarının bozukluğuna ve birikmiş kirli sulara da basmayarak, kah üzerinden atlayarak, kah yanından zıplayarak ilerleyecek ve kalabalıklara da çaktırmadan fotoğraflar da çekerek Kadıköy Meydana ulaşacaktım. İş Bankası Yayınları’na uğrayacaktım, olmadı Yapı Kredi Yayınları’na gidecek ve beğendiğim kitaplardan hiç değilse bir-iki tane alacak ve hemen okumaya başlayacak, beğendiğim satırların altlarını çizecek, defterime notlar alacak ve oralardan gerek resim için, gerekse de yazı için malzeme çıkarmaya çalışacaktım..

Yürüdüm, evden çıkıp yukarıya doğru Bağdat Caddesi’ne, Feneryolu’na, Dünya Göz’ün oraya doğru, dikkat ederek, Sütiş’in hemen yanında yeni binada yeni açılan Antikacı dükkanının önündeki tanesi beş liradan ikinci el kitaplara da bakarak, yürüyordum. Empresyonist tablolara benzetiyordum zaman zaman bu yolu. Yeni binalar, yeni dikilen ağaçlarıyla birlikte, ayrıca bahçelerine dikilen, yetiştirilen güller, sümbüller, leylaklar ve begonvillerle birlikte bambaşka, ama güzel bir tablo resmine dönüşmüştü. Veya, ben öyle görüyordum. Şurda durup resim defterime bir iki çizgi atmak, bir banka oturup, suluboyayla boyamak geliyordu içimden zaman zaman. Ama bunu yapmak ne mümkün.. Hızla akan zaman ve telaşla yürüyen, otobüsten bakar gibi çevrelerine boş meraklarla, kınayıcı bakan bu insan sürülerinin içinde resim yapmak, göstere göstere bir de yapmak, her babayiğidin harcı değildi.. Kaç defa bu kınayıcı bakışlardan nasibimi almış, hatta Kalamış’taki Soley Pastane’sinde resim yapmam engellenmişti.. Böyle densizliklere zaman zaman yine maruz kalmış, yeniliğe ve sanata düşman olan toplumun bu taarruzlarından ancak kamusal alanda resim yapmayı bıraktıktan sonra kurtulmuş, böylece sürüye adapte olmuştum..

Kitap okuyan, resim çizen, yazı yazan veya farklı, genel görünümün dışında giyinen veya davranan insanlara karşı genel bir rahatsızlık vardır toplumda. Genel hatların dışına çıkan davranış, tavır ve tutumlar nedense hoş karşılanmaz..

Sonunda Feneryolu’na çıktım. Bağdat Caddesi ana baba günü gibiydi. Sanki bir bayram vardı ve bütün araçlar, insanlar yollara dökülmüştü. Cadde her zamankinden daha kalabalıktı. Nereye gidiyor veya gitmek istiyordu bu insanlar? Gidilecek ne yol ne yar kalmıştı oysa.. Ama trafik o kadar sıkışıktı ki, araçların adım atması adeta imkansız hale gelmişti.. Bir örnek giyinmiş insanlar haldır huldur bir yere koşturuyor, çok önemli bir işleri veya randevuları varmış gibi hareket ediyorlar, sanki geç kalmışlar da acele ediyorlarmış gibi bir telaşın içinde hızlı adımlar atıyorlardı. Ama hep, her zaman böyle değil miydi şehirdeki insanın hal ve tavrı?..

Ben ise aheste aheste yürüyordum. Fotoğraf çekiyordum. Kaldırımlara, yeni yapılan binalara, ağaçlara, havada uçan martı ve kargalara, sokak kedi ve köpekleriyle, evcil gezdirilen köpeklere bakıyordum.

Kaldırımlarda sukuturlar, motorlar, bisikletler, arabalar vardı. Gezdirilen evcil hayvanların dışkıları da yine bunlara eşlik ediyordu. İnsanlar da bunların izin verdiği alanlarda yürümeye, oturmaya, konuşmaya, alışveriş yapmaya çalışıyorlar. Bunları yaparken de telefonlarına bakıyor, çevreye gözgezdiriyor, trafikteki araçları kesiyorlar. Ellerinde poşetleri, torbaları, çantaları olanlar var. Kuryeler zırt pırt bir yerden çıkıyor, iniyor, yol kesiyor, korna çalıyor, üzerinize geliyor, kaçacak yer arıyorsunuz.. Velhasıl, dışarı çıkıldığında hokkabaz, cambaz gibi hareket etmeniz gerekiyor. Bir de zengin ailelerin densiz gençleri var ki, onlar da ana-baba parasıyla ayaklarına çekilen son model arabaları, motorlarıyla ekstradan gürültüye gürültü katıyorlar, hava atmak için bilmem nerelerini yırtıyorlar..

Hiç bir şeyi düşünmek istemeden, sakince ve huzurluca aşağıya, Kızıltoprak’a doğru yürürken, Feneryolu’nun en eski binası Feneryolu Sitesi’ne de bakıyor, bir fotoğrafını da onun çekiyordum. Karşıdan gelenler, yanımdan omuz atarcasına geçenlerin hep elinde telefonları vardı. Telefonlar bir çanta aksesuar gibiydi artık.

Bağdat Caddesi Feneryolu’ndan Kızıltoprak’a kadar tehlikeli kaldırımlardan, ışıklara bakarak, aniden sola, Bostancı istikametine dönen araçları kollayarak, bir yandan da hızla, sıkışık nizam gitmeye çalışan araçların korna ve mekanik seslerine kulak kabartarak yürüyordum. Kızıltoprak benzin istasyonundan sola, ışıklar, ordan karşıya geçtim. Yağmur bulutları da iyisinden toplanmıştı. Hafiften başlayan yağmur sonrasında yürüyüşü iyisinden engelledi. Bir yere sığınmam lazım. Belki bir çay, su içmek için.. Sağlığıma dikkat ettiğim için eskisi gibi dışarda poğaça dahil bir şey yemiyordum artık. Belki çay, ama mutlaka su içiyordum. Hızlıca yürümeye başladım, bazı insanlar bankamatikten para çekiyorlardı. Araçlar, otobüsler, inşaat atığı taşıyan dev kamyonlar, motorlar.. Cümbüş yollarda devam edip gidiyordu. Yağmur da durmadan hızlıca yağmaya başladı. Kızıltoprak ışıklardan karşıya geçtim. Pinana mı başka bir şey mi, Komşu Fırın yerinde işleyen fırına oturdum. Ordan birkaç resim çizdikten sonra fazla oturmadım. Belki yarım saat, olmadı bir saat oturduktan sonra kalktım. Karşıya tekrar geçip, Medicana Hastanesi’ne gittim. Tansiyon kontrolünü yaptırmak için.. Aşağı kata indiğimde, a bir de ne göreyim.. Süleyman Saim Tekcan hoca orda bir köşede dalgın ve yaşlı oturuyor.. Hocam merhaba, dedim. Hayırdır hocam, dedim. Ümit, dedi. Genel kontrole geldim.. İyiyim, dedi. O ara büyük kızı çıktı bir kapıdan.. Selamlaştık. Kalktılar. Görüşmek üzere, dedim, ilerleyip gittiler. Ben de sıra almak için bankodaki görevli personelin yanına ilerledim. Nüfus kağıdımı istediler. Verdim..

Ne çok insan vardı hastanede bekleyen böyle, diye geçti içimden.. Dışarda yürüyen, koşan, araba kullanan, sağlıklı ve zinde insanlar görüyoruz ama, iş öyle değildi.. Herkesin hastaneyle bir işi, bir bağlantısı vardı.. Uzun ve sağlıklı yaşamak istiyordu insanlar. Ölmek ve hasta olmak istemiyorlardı. Bıraksalar sonsuza kadar dünyada kalmak istiyorlardı…

Hastaneden çıktım. Ağır ağır Kurbağalıdere’ye doğru yürüdüm. Sağdaki tarihi yapılı lise binası restore ediliyordu. Kaldırımların hepsi bozuktu. Dikkat etmek gerekiyordu. Ağaçlar güzeldi. Devasa stadyum binası heyula gibi yükseliyordu. Arabalar kaldırımların üstüne üstüne park etmişti.

Kurbağalıdere köprüsü üzerindeydim. Dere beton rengine bürünmüştü. Tekneler betona saplanmış gibiydi. Müsilaj bütün dereyi istila etmişti. Şaşkın vaziyette insanlar fotoğraflar çekiyorlardı. Bir-iki geçmişten süzülen tarihi köşk de derenin bu haline mahsun ve küskün bakıyorlardı adeta. Olacak şey değildi. Nasıl olmuş da bu pislik, beton renginde bütün dereyi kaplamış, tekneler betona saplanıp kalmış gibi bir vaziyet almışlardı.

Yürüdüm. Ordaki tarihi köşklerin fotoğraflarını çeke çeke. Dört bir yandan arabalar şaşkın şaşkın çıkıyorlardı. Şoförler kaybolmuş. Sadece araçlar, sanki insanmış gibi bir telaşla dört biryana saldırır olmuşlardı. Bağırıyor, küfrediyor, kabadayı kabadayı yürüyorlardı..

Ordan Kuşdili Çayırı’nın oralara.. ordan da yukarıya, Boğa’nın bulunduğu, tarihi kilisenin dört yol ağzına yokuş yukarı çıkarak, ordan tekrar bu sefer denizi ve karşıdan İstanbul silüetini görerek aşağıya iniyordum. Kalabalık dar kaldırımlarda iyisinden artıyordu ve çoğu da genç insanlardı. Bahariye Caddesi de yükünü iyisinden almıştı. Uğultulu büyük bir kalabalık her yerdeydi..

Denize doğru inmek insanın içini açıyordu. Orhan Veli’nin şiirini hatırladım: “Her sokağının ucunda deniz görünen şehir..” İstanbul için çok güzel bir tespit. Tabi şairin yaşadığı yıllarda özellikle böyleydi durum.. Şimdilerde bu ne kadar gerçektir o da ayrı bir şey..

İş Bankası Yayınları’nın sokak arasındaki iki katlı tarihi binasına girdim. Kitaplar kitaplar her yerde. İnsan mutlu oluyordu, özellikle kitap meraklısıysanız. Birçok eski yazarımızın yeni kitapları tekrar basılmıştı. Fazlı Necip’in iki yeni kitabı. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın yeni kitabı.. Kitaplara bakmadan, şöyle bir okumadan almak olmaz.. Almak istediğim çok kitap var. Ama keyfini sürerek almak lazım. Sıraya koyarak, daha sonra da uğrayarak.. Hüseyin Rahmi’nin bir zamanlar okuyup unuttuğum Mürebbiye’sinin yeni basımını tekrar aldım. Sonra Amerikalı yazar Henry James’in bir kitabını ve Çehov’un bir kitabını. Romandan daha çok önemsiyordum öyküyü ve Çehov başka bakış açıları sunuyordu. Bizim Memduh Şevket Esendal’da da vardır o farklılık, yenilik ve yalınlık.. Sonuçta bizim insanlarımızı doyumsuz bir edebi dil zevkiyle anlatan yazarlar benim için daha önemli. Diğerleri çünkü çeviri.. Çeviri kitaplara da, özellikle edebiyatsa, bir çok şey kaybediyor. Bir yazar olarak ben de buna özellikle dikkat ediyorum..

Kitapları aldım. Beşiktaş vapur iskelesinin tarihi binasının fotoğraflarını çekerken, dandik yapılmış kaldırım taşlarına dikkatle basarak ilerlemeye çalışıyordum. Karşımda bir türlü restorasyonu bitmeyen, büyük bir kara heyula gibi Haydarpaşa Gar binası dikildi. Bu kadar geniş meydan, iskele.. bir iki tane oturulacak bank var. Düzensizlik, ilkellik, boşvermişlik her yerde.. Böyle mi gençlere örnek olacağız?.. Eski hal binası da uzaktan sırıtıyor, beni de çek, diye. Ondan da bir iki foto aldım. İlerledim. Sahile, sahte balonun yerine, ordan arkaya ve sahil boyunca Moda’ya, yine Kurbağalıdere’nin oraya ve yine kıvrılarak, sahilden, bütün bu kirliliği, pisliği görmemeye çalışarak, Kalamış Parkı’na doğru ilerleyeceğim.. Orada belki bir çay içimi, bir kitap okumaya başlama müddetince oturur, sonra da hava kararmaya adım attığında evin yolunu tutarım…

1 Comment

  1. Yaşadığımız her anda; attığımız her adımda nefes alırcasına farkındalığın ve dikkatin ne denli önemli, gerekli olduğunu son derece naif ve kararlı şekilde anlatan, hissettiren bir yazı. Tüm yazılarınız gibi bir solukta okudum ve içselleştirdim. Emeklerinize, paylaşımınıza sağlık.

Bir Cevap Yazın