Hoca Ali Rıza’da Sanat Eğitim İlişkisi

Dr. Tuncay Gezgin

Hoca Ali Rıza Türk Resmi denince akla gelen en önemli isimlerden biri şüphesiz. Yabancı bir etkiden bahsedilemeyecek denli yerli ve milli bir ressamımız. Özgün dili, yorumuyla başlıbaşına çığıraçıcı bir okul. Resmiyle bizden.  Ahlakı, duygusu, hayata bakışı ile tanıdık. Samimi, mütevazı, benlik duygusundan uzak bir büyük sanatçı. Bir çağı, bir medeniyet iklimini, bu iklimde yetişen yaşayan insanı, kendisini cilasız, yapmacıksız gözler önüne seriyor sanatı.

Hoca Ali Rıza,  isminin başındaki hoca lakabını bütün hayatına yayılan hocalığı sırasında öğrencileriyle sevgi ve içtenlikle uğraştığı için almıştır.  Aslında O, bu sevgi ve içtenliği sadece öğrencileri için değil çevresindeki herkes için, her canlı için, tabiat için hissetmiş ve öyle yaşamıştır. Hocalık bir bilgiyi bir tekniği aktarmak değildir sadece. Anlatan değil anlamlandırandır da. Daha derinde olanın, anlamın, ruhun görülmesi için pencereler açandır. Hoca bu zaviyeden bakar öğretmenliğe. Belli bir yaşa değil her yaşa her nesle hitap eder.

Sanatını da aynı sevgi ve içtenlikle ve biraz da hocalık duygusuyla gerçekleştirir. Ayırmaz hayatını ve sanatını birbirinden. Yapma kulecikler kurmaz. Kendi toplumundan insanından kaçmaz. Kapanmaz görünen görünmeyen duvarların arkasına. Yaşadığı iklimin bilincindedir. Onu yaşar sever, yaşatmak sevdirmek ister. “En ziyade temayülüm milletimin memleketimin hissen, şeklen, ahlaken ve hayaten sadık ve hakiki tercümanı olarak, bilhakkın, İstanbul’u ve onun Boğazını, ölmez bir hayat lisanıyla söyleten eserleri vücuda getirmektir”   diyen Hoca büyük bir hocalık duygusuyla sanata yaklaşmaktadır.  Resimlerini bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Bütün çeşitliliği içinde bu resimler bir gaye etrafında yapılmışlardır. Eserlerinde görülen sokaklar, evler, çeşmeler, mezarlıklar, boğaz, bir manzara olsun diye yapılmış değildir sadece bir ruhu, inancı, yaşayışı hissen, şeklen, hayaten, ahlaken yaşatırlar, taşırlar nesillere.  

Demek ki Hoca sanatla eğitim arasında sıkı bağlar kuruyor. Onun sanatı eğitimi de içeriyor. Ama kuru bir eğitim değil onunki. Bir şeyin tekniğini öğrenip geçmiş becerikli işçiler elde etmek değil maksat.  Bir karakter, bir kimlik, bir ahlak, bir ruh, inanç sahibi kılmak,  his dünyası duygusuyla milli ve yerli bir adam yetiştirmek istiyor öncelikle. Sonra o şey. O kabiliyet gelebilir arkadan. O sonraki şeydir.

Hoca’nın hayatına bakıldığında sanat yoluyla eğitimin nasıl olacağının, bu eğitimle de nasıl bir insan kişiliği elde edilebileceğinin örneğini de görürüz. Çünkü o söylediğini yaşar. Bir ahlaktır bu. Yalansız ve dolansız olmak. Bu insan kişiliğinin en başta gelen örneği kendisidir. Kendi hayatıdır işte. O yüzlerce yıldır binlercesi aramızda yaşamış olan, ben dememiş, büyük burunluluk göstermemiş sanatçılarımızdan biridir.  Hoca’nın bütün resimlerinde biz bu ruhu, bu insanı meydana getiren iklimi görür ve anlarız.

Hoca çeşitli sözleriyle de bize bir bakıma madde madde açıklar sanatla nasıl bir eğitim verileceği ve bu eğitimden ne beklemek gerektiğini. O’nun resim hakkında söyledikleri sırf bir müfredat konusunun ötesinde daha ileri, kıymetli hedefleri önceler; Hoca “resim insanın dikkat nazarını arttırır”  derken basit bir dikkatten bahsetmez. Bu eşyanın ayrıntılarını görmenin çok ötesinde öyle bir dikkattir ki insan bu dikkat sayesinde sadece çevresine değil, topluma, tarihe, kültüre, tabiata, canlılar alemine, kendi içine de dikkatle bakabilmektedir. Üstünkörü değil anlama gayreti içinde.  Bu dikkatlilik kişiyi titiz, nazik ve tedbirli kılacaktır.  Hoca’nın hayatında karşılığı vardır bunun; Kırkanbar denilen çantasında boyaları, kalemleri, kağıtları haricinde ihtiyacı olabileceğini düşündüğü hemen hemen her şeyi bulundurur. Bir tedbir düşüncesiyle. Sonra yine bu dikkat nazarı ile Hoca evindeki fareleri öldürmez besler. Tablolarını yememesi içi onları bir bakıma eğitir. Öyle bakar hayata. Her canlının yaşamaya hakkı vardır zira. Hoca  resim yapanların edindikleri bu dikkatleri sayesinde  “tabiatta gördüklerinin kemalini ve büyüklüğünü” kavradıklarından bahseder.  Bu kavrayış onu çevresiyle, yaşamla  empati kuracak bir duyarlılığa yükseltmektedir. Hoca hissettiğini  söyleyen biridir. En başta gelen işi samimiyettir onun. Sanatının. Öyle ki toplumuna, çevresine duyduğu büyük empati ve duyarlılık sebebiyle  resim yaparken seyrine gelenlere engel olmaz, bu durumdan rahatsızlık duymaz, hatta seyredenin içine resim sevgisi girecek diye çocuksu bir mutluluk hisseder.  

Hoca “resim yaptıkça insanların terbiye-i mihanikkiyesi terakki eder. Resim yapanlar en ince el hareketlerini yapmaya muktedir olurlar” demektedir. Sadece el, parmak, kol becerikliliği değildir söz konusu olan, resim yapanın “ruhunun hemen hemen bütün melekatı, melekatı fikriye, hissiye ve iradesi” de harekete gelmektedir. Yani sanat düşünce kıvraklığı ve anlayışlılık da vererek tam bir olgunluk kazandırır. Bu durum beceriklilik yanında değer bilirlilik ve değer aramayı da beraberinde getirmektedir. Hoca’nın resim malzemesi satan dükkanlara girerek kurumuş boyaların, eski kağıtların peşine düşmesi onları değerlendirme çabası, bunları çeşitli deneylere tabi tutarak kullanıma hazırlaması, kağıtları dikmesi, çeşitli kaplar geçirerek müsveddeler hazırlaması, bu müsveddelerin çoğunu da öğrencilerine hediye etmesi, onun becerikliliğinin ve değer bilmesinin güzel örnekleri olarak kendi hayatından bize yansımaktadır.

Sanat eğitiminin farklı boyutlarını ortaya koyan muazzam bir kavrayışa sahip olan Hoca’ya göre “mekteplerde resim göstermekten maksat ressam yetiştirmek değil terbiyedir. Yani resim yaptırarak elleri ve zihni becerikli hale getirmek, mütefekkir, hassas ve iradeli insanlar yetiştirmektir.” Hoca memleketi ve milleti için “hakiki bir tercüman olabilmeyi” istemekle bu hassasiyetle hareket etmiştir. Sanat vasıtasıyla o halde insan  hassas ve iradeli olacaktır. Ezbere değil bilinçle bilen, hisseden,  gören, söyleyen bir insan.

Hoca sanatın insanlara zarafet ve incelik vereceğine inanır. Sanatın eğittiği insan, hakir gören, kendini beğenmiş, kendi gücüyle yeteneğiyle sarhoş olan biri değildir. Kibar, nazik, kendini bilen, mütevazı bir kişiliktir.  Hoca mesela  kendisi “teşrifattan ve fazla hürmetten sıkılır. Gittiği yerlerde külfet adını verdiği ikramları istemez. Misafir umduğunu değil bulduğunu yer der. Israr edilirse kendisini bedbaht ve neşesiz hisseder”. O sanatını yaşayan biri olarak zarif, samimi, mütevazı kalır hep.

Sanatın insanlara kazandıracağı bütün bu niteliklerin yanında en önemli özelliklerinden biri de Hoca’ya göre birleştirici olmasıdır. Sanat evrensel ve ortak bir dildir. Dışlayıcı, ötekileştirici, hor görücü değil kucaklayıcıdır. Böylesi bir gücü vardır onun. Elbet bu güç onun doğru bir temel üzerinde yani ahlak zemininde  işlenmesiyle mümkündür. Hoca “ resim umumi bir dildir. Bu dilden dilsiz çocuklar vahşiler dahi anlar” derken fıtrata gönderme yapar. Yaratılan Yaratandan ötürü sevilir. Bu sevginin bu anlaşmanın diline sahip çok  büyük bir güç, büyük bir yoldur sanat.

Sonuç olarak Hoca Ali Rıza’nın  kendi hayatıyla da gösterdiği gibi sanat bir eğitim aracı olarak çok önemli bir işlev yüklenebilmektedir. İnsan sanat eğitimiyle dikkatli,  becerikli, hassas, iradeli, zarif, anlayışlı, kendini bilen, samimi, barışçıl, kucaklayıcı olabilmektedir. Hocaya göre sanat eğitiminden beklenen öncelikle kişinin sanatçı olması değil böylesi olgunluklardır.  Elbette bu niteliklere sahip olduktan sonra sanatçı da olursa ne ala.  

Bir Cevap Yazın