Mekanları ve İnsanları Anlamak

Koray Donmuş

Mekanların içinde yürümek çoğu kere bana anlamlı gelir. İnsanları, mekanları, bulutları, denizi ve deniz kenarı insanlarını gözlemlemiş olurum. Onların düşlerini, düşüncelerini, bakışlarındaki anlamları düşünür, hiç değilse hayal ederim.

Gar’a karşı sahilde oturup, cep telefonlarıyla konuşan, eğlenen, kendi aralarında konuşan, çoğu genç insanlar var.

Bir düş avcılığı belki benim yaptığım. Haydarpaşa istasyonuna bakarken, aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı yıllarında yanarken çekilmiş bir fotoğrafı da görürüm zihnimde. Keza buradaki fotoğrafta sahilde, betonun üzerine oturan insanları görürken, onların şehrin birçok farklı noktasındaki yaşantılarından sıkılarak buraya ferahlamak ve mutlu olma içgüdüsüyle otobüslere doluşup geldikleri gerçeğini, düşünür ve bunun güzel bir duygu olduğunu hayal ederim.

Meydan, tamamen dolu.. Kuyrukta bekleyen bu genç insan kalabalığı, Belediye’den bir iş kaparım umudundalar.. Gidenler, gelenler, yürüyenler var. Onlar da kafalarında türlü düşüncelerle bir belli bir istikamete gidiyor geliyorlar habire…

Bulutlar, toplanmış Haydarpaşa’nın üstüne, önünde bir mendirek Osmanlı zamanından kalma.. İstanbul zaten Osmanlı ve Bizans mirası üzerine kurulu değil mi?..

İş Bankası ve Yapı Kredi binalarına doğru yürüyenler veya tam tersi iskeleye doğru gelenler.. Sürekli bir yürüme hali. Haldun Taner’in önüne tezgah açmış çiçekçiler de günlük kazançlarının peşinde. Meydan ortaya iyisinden çıkmış…
Annesi küçük yavrusunu kavramış meydanda, güneşli ve sıcak bir günde gezmeye götürüyor…
Altıyol’a çıkan cadde.. Tarihten günümüze büyük değişiklikler geçirerek yaşamaya, insan eksiltmeye devam ediyor. Karşıda Ağa Cami de tarihi eserlerden…

Bakıyorlar insanlar. Konuşuyorlar kendi aralarında. Birbirlerine hayallerini anlattıkları kadar geçinme zorluklarını, trafiğin keşmekeş olduğunu, aldıkları elbiselerin güzel olduğunu, denizin güzel olduğunu, martıların yüksekten uçtuğunu, vapura binip Beşiktaş’a geçmek istediklerini, Haydarpaşa’nın niye böyle sargılar içinde olduğunu, söylüyorlar.. Veya, para kazanmak zorunda olduklarını, bir meslek sahibi olmak zorunda olduklarını…

Meydanlardaki mekanlar insanlara eğlencelik gelirken, oralarla fiziki temas kurulmasa, oturulup yenilip içilmesi bile, insanlar, özellikle gençler, buralarda olmaktan büyük bir keyif alıyorlar…

Gidiyorum. Bakıyorum. Fotoğraf çekiyorum. Kuyrukta bekleyen insanları görünce anlayamadım ne olduğunu. Kuyruğa girmişler mesafeye dikkat ederek.. Belediyenin bürosunun önündeler, iş başvurusu için mi böyle bekliyorlar? Tam anlayamadan önlerinden geçtim. Kalabalık hareket halindeydi. Büfelerin önünde bekleyenler, bir şeyler yemek için bekleyenler vardı. Büfeler nispeten daha ucuz olduğu için oralarda yiyip içiyor vatandaşlar. Daha çok gençleri görüyorum. Bir de bazı büfelerin masa sandalye atılan kısımları da var, oralarda da oturanlar görüyorum. Çay içiyorlar, çaycı bir toplumuz.. Tost yiyorlar.. Şehrin uzak yerleşim yerlerinden otobüslerle, metroyla, olmadı minübüslerle gençler şehrin merkezine, Kadıköy’ün sahil şeridine akıyorlar.

Kadıköy Çarşıiçi, tarihi Kilise binası.. Beyaz Fırın’ın bulunduğu alan. Şekerci de burada.. Her zaman kalabalık ve yaşıyor…

Yarı aç yarı tok, ama sosyalleşmek, kendi cinsinden insanları görmek, şehrin silüetine bakmak, Haydarpaşa, eski binalar, tarihi camiler ve çeşmelerle karşılaşmak için, bir içgüdüyle buralara sürükleniyorlar. Bu bir içgüdü, diyorum içimden. Çünkü şehrin uzak yerlerinde doğru düzgün oturulacak, sosyalleşecek, güzel manzaralar görecek yerler yok. Oralar sadece oturmak için. Yaşam yok adeta şehrin uzak mekanlarında.. Oralardan otobüslere binerek, bu pandemi zamanlarında sıkış tepiş, yarım yamalak maske takışlarla merkez kabul edilen bu geniş meydanların sahil kısımlarına gelip, oturuyor, saatlerce oturuyor, kendi aralarında sohbet ediyor, acıktıkları zaman simitçilerden simit, biraz paraları varsa, büfelerden tost alıp, yine denize, Haydarpaşa Garı’na, tarihi İstanbul silüetine bakarak hayallere dalıyorlar, gelecek güzel günleri düşlüyorlar ve bol dedikodu yapıp kendilerinden geçiyorlar…

Bahariye, Şair Ahmet Haşim de bu cadde üzerinde otururmuş otuzlu yıllarda.. Meşhur cadde Bahariye.. Süreyya Operası Binası ise dillere destan. Süreyya Paşa tarafından yaptırılan orjinal bir yapı…

Kuyrukta hepsi genç insanlar bekleşiyorlardı ve belki belediyeden iş alırım, diye düşünüyorlardı. Gidip gelen, geçen insanlar vardı. Çoğu aval aval sanki ilk defa tanımadıkları bir yere gelmişler gibi çevreye, orta yaş ve üstü de en çok güzel, dolgun bacaklı genç kızlara bakıyorlardı. Onların ne çevreyle, ne tarihi eserlerle, ne de İstanbul’la bir alakaları yoktu…

Meydan bütün haşmetiyle ortaya çıkmıştı. Tamirat vardı Haldun Taner binasında. Bu binada sanırım yüz yıldan fazla yaşlıydı. Hem konservatuar hem tiyatro olarak kullanılıyordu. Şimdi yeniden, restore edildikten sonra kültür merkezi olarak kullanılacaktı.

Boğa’ya doğru Bahariye Caddesi. Ana-kız yürüyüşte.. Yine oturanlar, konuşanlar, dükkanlara girip çıkanlar.. Cıvıl cıvıl bir zaman dilimi..

Çiçekçiler de meydanın, tiyatronun köşesinde çiçek satmaya devam ediyorlar. Ayakkabı boyacıları büfelerin önüne açtıkları tezgahlarında yedi liraya ayakkabı boyuyorlardı. Ne de çok pahalılaşmıştı hayat. Geçen sene üç liraya ayakkabımı boyatmıştım. Nasıl oluyordu bu?.. Bu kadar bir anda zam olur mu?.. Kim boyatır ayakkabılarını bu fiyata?.. Bir çay içiyorsun dört lira.. Bunlar para saymasını bilmiyorlar herhalde.. Otobüse biniyorsun, indirimli akbil bile iki liranın üzerinde.. Git gel, beş lira, beş lirada çay olsa, bir de simit yense.. Demek ki dışarıya çıkıldığında nerden bakılsa bir yirmi lira gidecek.. Bu da ayda altı yüz lira demek ki, altı yüz lira öğrenci kazanmıyor ki harcasın.. Zor, öğrencinin durumu çok zor.. Özellikle şehrin merkezinin dışında, çok dışında oturanların durumları daha da zor…

Kalabalık bir artıyor, bir eksiliyor.. Kadıköy meydanını dolduran kalabalık çözülüyor ve tekrar kördüğüm oluyor…

Bir Cevap Yazın