Yağmur Vardı

Bülent Yakarca

Dışarı çıktığımda yağmur vardı. Kaldırımlar ıslaktı ve şapkamı başıma geçirdim. Önümden küçük çocuğuyla genç bir anne kaldırımın bozuk taşlarında yürümekte zorlanıyordu. Neşeliydi ama. Genç bir anne olmanın belki bir neşesiydi bu.

Apartmanlar ağaçları gölgede bırakıyordu yükseklikte. Güneş kaybolmuş, bulutlar ağırlaşmış aşağıya inmiş, yağmur da iyisinden bastırmıştı. Sahile inmeyi, ara sokaklardan gitmeyi ve çimenlere bakarak, kargaları gözetleyip, uzaklardaki adalara selam çakıp ilerlemeyi, sahilde koşturan kadın, erkek insanlarına bakmayı düşünüyordum. Düşünürken de ilerliyordum. Deniz durgundu, çarşaf gibiydi ve beyazı boldu, mavisi süt maviye dönüşmüştü. Beyaz martılar da alçaktan denizin üzerinde uçuyorlardı.

Kenardan kenardan yürüyordum Caddebostan’a doğru. Yürü yürü, yorgundum herhalde ki bir banka oturdum. Denize doğru baktım. Kuşlara, köpeklere, sakin bakan kedilere, konuşkan insanlara, hareket halindeki bulutlara doyasıya baktım.

Yürüdüm daha sonra. Yürüyenlerle birlikte yürüdüm ve tarihi köşklerin önünden yürürken, bu köşklerde insanların hala oturup oturmadığını, düşündüm. Bu köşklere niye giremediğimizi, gezemediğimizi, düşündüm. Buralar açılsalar da herkes gezse ve tarihle bağlantı kursa, fena mı olurdu.

Belediyenin işlettiği kafeye oturdum. Önümde oturan yaşlı bir kadın ve erkek vardı. Erkek gözlüklüydü, elindeki gazeteye sabit bakıyordu. Donmuş gibiydi adeta. Okumuyor, sadece bakıyordu. Yaşlı kadın da, herhalde karısıydı, o da örgü örüyordu. Yan masalarda oturan gençler vardı, onlar da telefonlarıyla ilgileniyorlardı. Bir çay içtim. Çevreye bakıyordum. Bir aile çocuklarına çimenlerde doğum günü partisi düzenliyordu. Berduş kılıklı, yarı deli bir adam, ilk önce köpeklerin üzerine yürüyor, sonra köpek bana saldırdı, diye feryadı figan ediyordu.

Sokak köpekleri çiçeklerin üzerinde özgürce koşturup duruyor, köpek gezdirenlerin süslü, bakımlı köpeklerine yerli yersiz saldırıyorlardı. Otoparklar araç doluydu. Büyük marketin içi de insan doluydu. Bir sürü insan koşturup bir şey almanın heyecanını yaşıyordu. Trafik ışıklarında durdum. Bekledim yeşil yansın, diye. Bazı gençler sabırsızlıklarına yeniliyor, hemen fırlayıp karşıya geçiyorlardı. Kirli dolmuşlar, sıkış tepiş insan taşıyorlardı. Lüks araçlar doluydu çevre. Çoğu da ya mercedes ya bmw’ydi.. Bu araçları kullananlar da daha çok gençti.

Yürüdüm. Bağdat Caddesi’ne çıktım, geniş kaldırımlarda kitapçıya doğru ilerledim. Kitapçının önü kafe olarak işliyordu. İçersinde de insanlar, çocuklar vardı. Bu nasıl kitapçıysa, oyuncaktan, kırtasiyeye, kafeye kadar her şey mevcuttu..

Orhan Veli’nin bir kitabını aldım. Sonra Salah Birsel’in bir kitabı.. Hızımı alamayıp Reşat Nuri Güntekin’in de bir öykü kitabını alarak rahatladım. Elimdeki kitaplarla birlikte bunları da bir an önce okuyup bitirmeliydim. Sonra kitapları okumaya başlamak için kafe kısmına geçtim. Okuyan gençler vardı. Yoldan insanlar ve araçlar geçiyordu. Ağaçların, akşamın karanlığı, lamba ışıkları, vitrinlerden yansıyan neonlarla gölgeleri uzuyordu kaldırımdaki insanların üzerine.

Güzel bir akşamdı ve sanki huzurlu bir sessizlik vardı çevrede…

Bir Cevap Yazın