ERAY CANBERK İLE FENERYOLU’NDA

PANDEMİ DÖNEMİ’NDE KADIKÖY SÖYLEŞİLERİ 

Nusret Karaca

….

Bugün 25 Mart 2021 Perşembe

öğle saatlerinde organize edilmesi düşünülen bir etkinlik için Eray Canberk’i arıyorum telefonla. Sesini duymak bile içini ısıtıyor insanın, ferahlatıyor.

Önerilerini alıyorum. Sonra bir süre sohbet ediyoruz.

“Bu aralar evdeyim Nusret. Doktor oğlumla bile uzaktan konuşuyoruz. Eve girmiyor. Ben de arada biraz hava alıp eve dönüyorum.” diyor.

….

Aradan bir saat geçiyor. Sevgili Cenay Toprakkaya’yı arıyorum aynı konuda. Bu arada yeni söyleşi için görüşünü alıyorum. ”Eray Canberk dedin ya! “ deyince konu kapandı. Ben bu kez mesaj atıyorum Eray Canberk’e.

Dönüşü olumlu.

Söyleşiyoruz.

….

Bedrettin Aykın, Mahir Ünlü, Eray Canberk; Kadıköy Kız Lisesi’nde ‘Kültür Sanat Etkinlikleri’

N.K.-Feneryolu’nun yerlisi ve Feneryolu Kitabı’nın da yazarı olarak Feneryolu’ndan başlasak.

CKM’de; Eray Canberk, Tanju Akerman

E.C.-Sevgili Nusret, aslında ben de senin gibi İstanbul suriçinden Kadıköy’e gelenlerdenim. Adnan Menderes’in estirdiği istimlâk fırtınasında Aksaray’daki 3 katlı ahşap evimiz yıkılınca, kelimenin tam anlamıyla Kadıköy’e sığınmıştık. Yıl 1957… Bir süre Erenköy’de oturduk. Borç harç bir ev yaptırmak için arsa ararken Feneryolu’nda karar kıldı bizimkiler. Feneryolu’nun sessizliği, doğa içinde oluşu, Kalamış’a ve dolayısıyla denize yakınlığı,  ayrıca Kadıköy’e yakınlığı bunda etkili olsa gerek… Derken evin inşaatı bitti ve 1960 yılının Ağustos ayı sonunda Feneryolu sakini olduk. O gün bu gündür, zaman zaman ortaya çıkan zorunlu ayrılıklar dışında Feneryolu’nda yaşadım. 60 yıllık bir süreç… Eh, dediğin gibi, artık yerlisi sayılarım… Biz buraya taşındığımızda, buranın bizden eskilerinden bir arkadaşımın “Kışın sokakta adres soracak birini bile zor bulursun…” diye semtin tenhalığına gönderme yaptığını hiç unutamam. Bundan da anlaşılacağı üzere Feneryolu, Kadıköy ile Bostancı arasındaki tenha semtlerden biriydi. Gerçi, yazlıkçıların pek yeğledikleri bir yer olmadığı için yaz aylarında da pek kalabalıklaşmazdı. Yap-satçılığın henüz yaygınlaşmadığı 1960’li yıllarda semtimizde pek çok ahşap köşk olduğunu hatırlıyorum. Söz gelişi bizim evin sırasında biri Mahmut Hakkı Paşa’nın, öteki Feyzi Beylerin olmak üzere birkaç köşk vardı. Tren yolundan kuzeye, Kuyubaşı’na uzanan Feneryolu Sokak ise karşılıklı sıralanmış ve bahçe içindeki ahşap köşkler ve evlerle doluydu neredeyse. Kâgir ya da tuğla evler de bahçe içinde ve çoğunlukla iki katlıydı. Feneryolu çarsısı ise tren istasyonu ile Bağdat Caddesi arasındaki yolda az sayıda dükkândan oluşurdu. Şimdi ise  Bağdat Caddesi’ne taşmış durumda ve çok sayıda dükkân var. Site’nin yan tarafı bir ara yazlık sinemaydı, şimdi ise bir çeşit pasaj olan kapalı pazar…  Tren istasyonunun arkasından, ana hattan ayrılan bir tren hattı Site’nin arkasından devam eder, Bağdat Caddesi’nden geçip, daha doğrusu kesip  D. Faruk Ayanoğlu Caddesi boyunca taa Fenerbahçe’ye kadar giderdi. Bu hatta, artık kullanılmadığı için halk arasında “kör hat” denirdi. Fakat bir iki yaz bu “kör hatta” minyatür bir tren Fenerbahçe plajlarına gidenleri götürüp getirmişti!… Kadıköy-Bostancı tramvaylarının hizmette olduğu yıllar Feneryolu tramvay durağı ile Kızıltoprak arasında Nahiye ve Depo/Ihlamur diye duraklar vardı…  İnanmayacaksın ama, bahar aylarında tramvay rayları arasındaki boşluklarda yeşil yeşil çimenler ve kır çiçekler boy atardı! Bunlar benim hatırladıklarımın sadece bir bölümü…          

Mahmut Muhtar Paşa Köşkü’nde sanatçılarla.. İstanbul Kadıköy Lisesi Kitap Günleri: Ayaktakiler: Basri Ökmen, Eray Canberk, M. Tanju Akerman, Sema Ündeğer, Hikmet Kurter, Tekin Gönenç, Nusret Karaca; Oturanlar: Kadir İncesu, Zuhal Tekkanat, Sadiye Akay, Mahur Ünlü

Feneryolu’ndan kimler geldi, kimler geçti dersen önce yakın çevremden, komşularımdan başlayayım… Bizim sokakta, Fenerli Ahmet Sokak, iki üç apartman ötemde Semra ve Hulki Aktunç oturuyor. Biliyorsun Hulki’yi on yıl önce yitirdik. İstasyona doğru, sinema yönetmeni Ali Özgentürk, Payel Yayınları sahibi Ahmet Öztürk, ana-oğul edebiyatçılar Nuşin ve Deniz Kavukçuoğlu bir dönem bu sokakta oturdular. Şimdi Mahmut Hakkı Paşa Apartmanı olan yerde eskiden bir köşk vardı. Toplumbilimci Nurettin Şazi Kösemihal’i zaman zaman köşkün bahçesinde görürdüm. Piyano sanatçısı İdil Biret de aynı ailedenmiş. Sanırm bir kere de onu görmüştüm. Bizim evin yanında yine iki katlı bir ev vardı. Orada da, komşu olunca öğrendik ki eski eğitimcilerden ve Galatasaray Kulübü’nün iki numaralı üyesi  ve bir zamanlar takımın kalecisi olan Asım Tevfik Sonumut  kiracı olarak oturuyormuş. İşin ilginç yanı Asım Tevfik bey  annem Selçuk Kız Sanat Okulu’nda okuduğu sırada müdürleriymiş! Aynı evde daha sonra ünlü besteci Yesarî Asım Arsoy da  oturmuştu… Kuyubaşı’na doğru uzanan Feneryolu Sokak’ta felsefeci, yazar, öğretmen Ziya Somar ve eşi Türkçe öğretmeni Nezahat Somar otururdu. Her ikisinin de öğrencisi olduğumu ve  Behçet Necatigil ailesiyle tanışıklıklarını belirtmeden geçmeyeyim… Aynı sokakta  Arsebük ailesinin yazlıkları vardı ve fakülte yıllarımda aşinası olduğum, yakınlarda yitirdiğimiz arkeolog ve sanat tarihçisi Güven Arsebük’ü yaz aylarında sık sık orada görürdüm. Aksebükler yanındaki sokakta da şair Cavidan Tümerkan otururdu…… Feneryolu ve yakın çevresinde yaşamış olan ve yaşamakta olan  daha pek çok kişiden söz edebilirim ama şimdilik buraya bir nokta koyalım. Bu konuyu bir başka söyleşiye bırakalım istersen…

N.K.-Elbette. Neden olmasın?… Biyografinizi en alta yazarım. Ancak eksik ya da yanlış bilgi vermek istemem. Kimdir Eray Canberk?

E.C.-İstanbul, Aksaray’da dünyaya gelmişim. Doğruyu söylemek gerekirse 1939 yılı sonlarında doğmuşum ama çeşitli gerekçeler ya da düşünceler nedeniyle 1940’lı olarak kaydettirmişler nüfusa! Ailemi sorarsan annem ve babam İstanbul doğumlu ama anne tarafım Erzincan, Kemaliye’den, baba tarafım Bulgaristan Şumnu’dan, yani göçmen ya da eskilerin deyişiyle “muhacir”. 17 yaşıma kadarki hayatım Aksaray’da geçti. Bu arada, subay olan babamın görevi gereği atandığı Tahran’da ki çok küçük olduğumdan hiç hatırlamıyorum, Adana’da, Ankara’da ve Balıkesir’de de yaşadım ama ilkokulu, ortaokulu ve liseyi İstanbul’da okudum. Aksaray’da Pertevniyal Lisesi’nde son sınıfa geçtiğim yıl, daha önce değindiğim gibi  Kadıköy’e taşındık ve son sınıfı Haydarpaşa Lisesi’nde okudum. Böylece “Haydarpaşalı” oldum…  Şiire, edebiyata merakımdan ötürü üniversitede Türkoloji okumak ve de edebiyat öğretmeni olmak istiyordum ama babamın yönlendirmesiyle ve biraz da baskısıyla Edebiyat Fakültesi Fransız Filolojisi’ne girdim. Derken, ara sınıfta Yüksek Öğretmen Okulu sınavını kazandım ve bu okulun öğrencisi olarak fakülteyi sürdürdüm. Bundan sonrası sanırım yaşamöykülerimde yeterince yer alıyor.

    Burada izninle biraz Yüksek Öğretmen Okulun’dan söz etmek isterim. Çünkü bu öğretim kurumu yeterince bilinmiyor ne yazık ki. Bu okul II. Abdülhamit döneminde ve Fransa’daki École Normale Supérieure örnek alınarak “Darülmuallimin-i Âlî” adıyla 1891 yılında liselere, o günkü adıyla “sultanî”lere öğretmen yetiştirmek amacıyla açılmış…  Fen ya da edebiyat fakültesine girmiş öğrenciler bu okula sınavla alınırdı  ve parasız yatılı olarak, yani mecburi hizmet karşılığı öğrenim görürlerdi. Bölüm derslerini fakültelerde, meslek derslerini okulda görürlerdi. Öğretmen olabilmeleri için hem fakülteyi ve hem de okulu bitirmiş olmaları gerekirdi. Her ikisini de bitiren öğrenciler, günümüzdekinin tam tersi  “hiç bekletilmeden” diyeceğim, hemen liselere atanırlar ve böylece mecburi hizmetlerini de yaparak öğretmenliklerini sürdürürlerdi. Unutmadan ekleyeyim; zamanla geleneği de oluşan ve Cumhuriyet döneminde de süregelen bu yüksek okul ne yazık ki 1978’de kapatıldı. Hasan-Âli Yücel, Ahmet Hamdi Tanpınar, Behçet Necatigil, Cahit Külebi, Cavit Orhan Tütengil, Orhan Gürsel, Ahmet Ateş bu okuldan yetişenlerden hemen aklıma gelenler…          

N.K.-Kendinizi edebiyat dünyasının neresinde görüyorsunuz? Yani istediklerinizi yapabildiniz mi, amacınıza ulaştınız mı? Gerçi edebiyat bir okyanus, yazmanın da sonu yok.

E.C.-Dediğin çok doğru, edebiyat bir okyanus, eskilerin deyişiyle “bir umman”, hem yaratıcılar açısından ve hem de alan bakımından.  Elimin altında Fransızca bir şiir seçkisi var. Üç kitaptan oluşan bir seçki; “19. yüzyıl Fransız şairleri” seçkisi denebilir. 250 kadar şairi içeriyor! Ataol Behramoğlu arkadaşımın iki ciltlik Büyük Türk Şiiri Antolojisi’ne baktım, 1880’lerden 1981’e kadar 269 şair yer alıyor seçkide. Her iki seçkiden de anlaşılacağı gibi 100 yıllık bir dönem içinde her zaman adı anılacak şairlerin yanı sıra belli bir zaman dilimi içinde adları öne çıkmış şairler de var. Bu açıdan bakarsak,  edebiyat alanında bir şeyler yapabildiysek ancak gelecek zamanlar değerlendirilecek bunu. Şiiri, edebiyatı uğraş edinmiş biri olarak bir şeyler yapmaya çalıştım ben de. İstediklerimi yapabilmek konusunu gelince: Okumak için alacağım kitapların listesindeki kitap sayısı okuduğum kitaplardan, yapmayı düşündüklerim de bugüne kadar yapabildiklerimden çok daha fazla! Yapabildiklerim konusunda şiiri dışta tutuyorum. Çünkü şiirin oluşma süreci, üretim yasası ya da düzeneği çok başka. Yazı yazma, inceleme ya da çeviri yapma gibi öteki uğraşlar için daha belirgin ve bilinen koşullar var. İstek, sabır, doğru seçim ve gayret gibi. Kısacası şiiri dışta tutuyorum;  öteki alanlara gelince,  yapmak istediklerimi yapabildim diyemiyorum doğrusu… Ne demişler: “Benim adım Hıdır, elimden gelen budur”… 

N.K.-Kadıköy? Sanatsal ve Kültürel Etkinliklerdeki yeri?

E.C.-Özellikle XX. yüzyılın başlarından itibaren Kadıköy şairlerin, yazarların, ressamların müzikçilerin, düşünce ve kültür adamlarının yeğlediği bir semt olmuş. Söz gelişi Ömer Seyfettin, Ahmet Haşim, Ahmet Rasim, Yahya Kemal, Şemseddin Sami adları Kadıköy’ü ya da bir semtini çağrıştırmaz mı? Bestecilerden Selahattin Pınar, Yesari Asım, Osman Nihat; ressamlardan Pertev Boyar, Adnan Varınca, Cihat Burak Kadıköy’de yaşamışlardır. Kültür adamlarımızdan Süheyl Ünver, Nermi Uygur, Cemil Meriç hemen aklıma gelenlerden. Hele Mütareke Dönemi’nde Kadıköy şairler, yazarlar, gazeteciler için bir sığınak olmuş. Bir zamanlar konservatuvar düzeyinde Kadıköy Musiki Cemiyeti varmış. Şimdi de konservatuvar, edebiyat toplulukları, müzik toplulukları var. Sinemaları ve tiyatrolarıyla da tanınıyor. Bahariye’deki eski Halkevi  bir zamanlar önemli ve etkin bir kültür merkeziymiş. Kadıköy bu açıdan bir geleneğe sahip ve son 30 yıldır bu gelenek çeşitli etkinliklerle daha da zenginleşerek sürüyor. Belediye de bu etkinliklere destek veriyor. Kültür merkezleri, sergi salonları, kütüphaneler açıyor belediye. Söz gelişi, eski iskelenin karşısındaki tarihî “Şehremaneti” binasında şimdi TESAK adıyla anılan kütüphane özellikle edebiyat dergileri açısından çok zengin. Ayrıca resmî ve özel üniversiteleri de unutmamak gerekir. Semt gönüllüleri kuruluşları da kendi olanaklarına göre birer sanat ve kültür çevresi yaratıyorlar.        

N.K.-İstanbul? İstanbul kitaplarınız? Seviyorsunuz bu kenti.

E.C.-Daha önce de söyledim; Aksaray’da doğup büyüdüm. Sonra bir yaz boyu Suadiye, sonra  3 yıl Erenköy, sonra Feneryolu, arada 3 yıl Çapa’da Yüksek Öğretmen Okulu yılları, derken arada 2 yıl Bakırköy Yenimahalle, sonra yine Feneryolu, derken arada Pendik, sonra yine Feneryolu… Bunları İstanbul’da yaşadığım semtleri saymak için söyledim. Ayrıca, annemin teyzesinin oturduğu Selimiye’yi ve babaannemin oturduğu Üsküdar’ı da iyi bilirim. Ortaokulu okuduğum  yıllarda Kumkapı’yı, ilkokul öğretmenliği yaptığım sırada Küçükçekmece Sefaköy’ü, Sahrayıcedid’in kuzeyine düşen ve 1970’li yılların başlarında oluşan Sakarya mahallesini ki bir gecekondu semtiydi o zamanlar,  Kartal-Maltepe’de Cevizli’yi de tanıdım… “Seviyorsunuz bu şehri” dedin ya;  öyle ve hem de şeye rağmen öyle. Çünkü bu şehir son 70 yıldır çok acemice, çok bilgisizce, çok hoyratça, çok mirasyedice, üstelik  çok da “ben bilirimce” bir şekilde değiştiriliyor mu desem, dönüştürülüyor mu desem, bilemiyorum. Paha biçilmez bir antika İstanbul. Hiç olmazsa suriçi İstanbul bir açık hava müzesi haline getirilir, kişiliği bozulmadan korunabilirdi diye düşünürüm hep. Bu gidişle ve anlayışla çok sürmez, kısa bir süre sonra İstanbul 60-70 yıl önce kurulmuş bir şehir görünümüne sahip olacak. Bu durumda, ancak Roma/Bizans döneminden kalma yapılar, Osmanlı döneminden kalma eski camiler, türbeler, sebiller ve de bu arada başka yapılarda kullanılmak amacıyla sökülmemişse “Surlar” bu şehrin tarihî bir şehir olduğuna kanıt gösterilebilecek. Cumhuriyetin simgesi sayılabilecek anıtlar ve yapılar da çeşitli bahane ve gerekçelerle yok ediliyor. İstanbul giderek de kişiliksiz ve görgüsüz yeni zengin evlerine benzeyecek, daha doğrusu benzemek üzere… Düşünüyorum da, yazın denize girmek için bizim evden çıkıp Kalamış’a kadar 400 metre yürümek yeterdi; şimdiyse denize girmek için 400 kilometre yol gitmemiz gerekiyor!… Biliyorsun, Yüksek Öğretmen’den dönem arkadaşım emekli tarih öğretmeni ve tarihçi Rüknü Özkök ile birlikte Ömür Biter İstanbul Bitmez adını verdiğimiz ve yalnızca İstanbul suriçini anlattığımız bir kitap yazmıştık. Belgeselci Coşkun Aral kitabı okumuş ve  kitabı temel alarak bir belgesel yapmak istemiş. Bize haber verdi ve izin istedi. Biz de “Elbette yapabilirsiniz” dedik ama Aral  belgeselde bizim de “görünmemizi” şart koşmuştu ve öyle de oldu…          

N.K.-2010 İstanbul Avrupa  Başkenti Etkinlikleri içinde ”İSTANBULUM” Projesi içinde yer aldınız. 80 semti 80 yazar yazdı. 80 kitap… Kentin hafızası diyorsunuz!

E.C.- Evet, ilginç bir çalışma oldu ve 80 kitapla da kalmadı. “İstanbulum” dizisini oluşturan “Heyamola Yayınları” az da olsa yenilerini ekliyor bu semt kitaplarına. Kitapları, belli bir semtte  uzun yıllar yaşamış ya da hâlâ yaşamakta olan edebiyatçılar kaleme aldılar. Yazma konusunda edebiyatçıları özgür bıraktık. Bir başka deyişle, belli bir tekörneğe göre yazılmasın, her yazar kendine göre semtini anlatsın istedik. Dizi ortaya çıkınca bu kararımızın çok isabetli olduğu da anlaşıldı. Sen de bu etkinliğe katılmış ve Haliç’i anlatmıştın. Haliç’in semtlerini anlatan başka kitaplar da var. Söz gelişi bu kitapları okuyunca her yazarın Haliç’i ya da semtlerini anlatışları arasında farklılıkları, benzerlikleri görebiliyorsun ve sonuçta yaşantı, gözlem, anlatım çeşitliliği ve zenginliği içinde bir Haliç çıkıyor ortaya.

N.K.-Ya Bostancı Salı ve Kadıköy Perşembe toplantıları?

E.C.-Bu toplantılar da Kadıköy’ün edebiyat, sanat ve kültür geleneği içinde değerlendirilmeli bence. Kadıköy’le ilgili çeşitli kaynaklara baktığımızda geçmişte de edebiyatçıların, kültür adamlarının buluşup konuştuğu, söyleştiği mekânlar olduğu görülüyor.  Söz gelişi, 1930’larda Ahmet Haşim’in ve arkadaşlarının buluştuğu kıraathanenin yerini uzun yıllar Kadıköy’de yaşamış olan şair İlhami Bekir Tez’in anlattıklarından öğrenmiştik. 1960’larda, Kadıköy’deki Hacıbekir’in küçük salonunda ya da günümüzün deyişiyle “kafeteryasında”, hemen hemen her akşamüstü şair Salih Zeki Aktay’ı görebilirdiniz. 1970’lerden başlayarak Kadıköy’ün daha çok iskele ve çarşı çevresindeki meyhanelerde ya da kıraathanelerde neredeyse her akşamüstü edebiyatçı topluluklarıyla karşılaşılırdı. Kadıköy “Perşembe” toplantılarını ise ikiye ayırmak gerekir. Bunlardan ilki daha çok bizim kuşağın edebiyatçılarının, sanatçılarının, kültür adamlarının katılımıyla yapılırdı. Her Perşembe akşamı  ve önceleri Kadıköy çarşı içindeki Deniz/Kale Lokantası’nda, tabii “içkili lokanta” demeye gerek yok,  olurdu bu toplantılar. Çoğu zaman da beklenmedik konukların katılımıyla da zenginleşirdi.  Daha sonra oluşan ikincisi Ahmet Miskioğlu’nun Türk Dili Dergisi çevresi toplantılarıydı. Bu çevrenin yalnızca dergi yazarlarından oluşmadığını, çok geniş bir edebiyatçı topluluğu oluşturduğunu unutmamak gerekir. Toplantı daha çok Barış Manço Kültür Merkezi’nin kafeteryasında ve öğleden sonra olur, vakt-i kerahat geldiğinde de yakınlardaki bir içkili lokantada devam ederdi… Bostancı “Salı” toplantısı da, şimdi adını hatırlayamadığım bir kıraathanede ve tabii Bostancı’da, Salâh Birsel çevresinde oluşurdu ve sonunda genellikle de, o sıralar Kadıköy’den Bostancı’ya taşınmış olan  Hatay Lokantası’na aktarma yapılırdı. Kadıköy ve Bostancı toplantılarına katılanların adları saymakla bitmez… En iyisi Turgay Anar’ın Mekândan Taşan Edebiyat/”Yeni Türk Edebiyatında Edebiyat Mahfilleri” adlı kitabına bakılmalı bu konuda. Kitap 2012 yılında Kapı Yayınları’ndan çıkmış.    

N.K-Benim de uzun yıllar görev yaptığım Kadıköy Lisesi (İstanbul Kadıköy Lisesi ) Kültür Sanat Etkinliklerine iki kez katıldınız. Okullardaki sanat etkinlikleri hakkında düşünceleriniz?

E.C.-Bu sorun beni eskilere, lise öğrencisi olduğum yıllara götürdü. Benim lise yıllarımda, yani 1950’li yıllarda İstanbul’daki liselerin Kültür-Edebiyat Kolları, edebiyat öğretmenlerinin da yönlendirmesiyle toplantılar düzenlerlerdi. O yıllarda İstanbul’da kız-erkek karışık “karma” liseler yok denecek kadar azdı. Bu yüzden, hele kız liselerinde yapılacak toplantılar biz erkek liseliler için ayrı bir heyecana yol açardı!… Anlaşıldığı kadarıyla bu tür etkinlikler özellikle bilinçli ve eğitim/öğretimin okulla/ders saatleriyle sınırlı kalmaması gerektiğine inanmış  öğretmenlerin çabalarıyla sürdürülmüş. Sizin lisedeki toplantılara katıldığımda genç kuşak liselilerin edebiyata karşı bilgisi ve ilgisi karşısında gönenmiştim doğrusu… Bu tür etkinliklerin liseyi bitiren gençlerin kitabî bilgilerin yanı sıra kültür dünyası ile tanışmalarını, giderek kültürlerini geliştirmelerini, sanatı hayatın “tamamlayıcı ve vazgeçilmez” bir parçası olarak görmelerini sağlaması bakımından  önemli olduğunu düşünüyorum. Yaşadığımız olumsuzluklar kültür ve sanat anlayışından yoksunluktan, daha doğrusu kültür eksikliğinden, sanat nedir bilmezlikten kaynaklanıyor bence…      

N.K.-Pandemi günleri nasıl geçiyor? Yeni projeler?

E.C.- Pandemi ya da küresel salgın herkesin yaşamını değişik şekillerde etkiledi. Ülkemizde 65 yaş üstü ve 20 yaş altı, çoğu zaman “çarşı izni” de olmaksızın evlere kapatıldı. Diyelim ki 65 yaş üstü için “hayat eve sığar” oldu da içi içine sığmayan 20 yaş altı için durum aynı olmadı. Neyse, bunun yorumuna girmeyelim… Küresel salgın öncesinde de uğraşım gereği eve kapandığım oluyordu. Bu açıdan fazla bir sıkıntım olmadı diyebilirim. Yürümeyi sevdiğim için evin içinde bir aşağı bir yukarı yürüyerek bu alışkanlığımı sürdürmeye çalıştım! Bunun dışında alıp da okuyamadığım ya da tekrar okumak istediğim kitaplar imdadıma yetişti. Zaman yetmediğinden yarım kalmış çalışmaları tamamlamaya, bir kenara konmuş tasarıları gerçekleştirmeye çalıştım. Bu arada yeni tasarılar da gündeme geldi ister istemez. Uzadıkça kısalan ömür içinde bunlar ne kadarı gerçekleşebilir bilemem… Söz gelişi, sen Feneryolu ile ilgili sorular sorunca Feneryolu ile ilgili kitabımı genişletmek aklıma geldi. Bildiğin gibi neredeyse 60 yıldır edebiyat dünyasının içindeyim. Yaşadıklarımı, tanıyıp bildiklerimi yazmaya niyetlendim, bilgisayar sağ olsun, eskiyi yeniyi konu eden gelişigüzel notlar yazmaya başladım. Bu işi yaparken, gazeteci ve yazar rahmetli Yılmaz Öztürk ağabeyimizin başımıza kakarcasına tekrarladığı bir önerisini, isteğini de gerçekleştirmeye başlamış oldum böylece. Yılmaz ağabey bizler yaşadıklarımızı anlattıkça “Bunları bana anlatmayın yazın, yazın!” der dururdu…        

N.K.-Yerel basın hakkındaki düşünceleriniz?

E.C -Yerel basının önemini gecikmeli olarak fark ettim ne yazık ki! Yerel basın bence “ayrıntının” belgesidir, belgeliğidir. Yerel basın açısından bizim Kadıköy ilçemiz oldukça zengin. Kadıköy’de çıkan gazeteleri ve dergileri yetişebildiğim, ulaşabildiğim kadar izlemeye çalışıyorum. Bu yayınlar sayesinde Kadıköy konusunda bildiklerime yeni bilgiler ekleniyor, bilmediklerimi de öğrenmiş oluyorum. Bu alanda yıllardır emeği geçenlere, emek verenlere teşekkür bile azdır… Bu emekçilerden biri de erken sayılacak bir zamanda  yitirdiğimiz Mehmet Tanju Akerman arkadaşımdı. Yeri gelmişken özlemle, sevgiyle ve rahmetle anmak isterim.  

N.K.-Pandemiden biraz rahatlarsak bir etkinlikte yeni bir söyleşi?

E.C.-Bunca yıllık tanışıklığın ve arkadaşlığın rahatlığıyla dilimin ucuna geliverdi: “Lâfı mı olur?”… Elbette, ne zaman istersen. Hele bu cevaplarla “geçer not” alırsam!

N.K.-Çok teşekkür ediyorum değerli ağabeyciğim.Ne demek! Size ağabey diyorum. Nasılsa söyleşi sona erdi. Baktım sorularda hiç ağabey geçmiyor…Dayanamadım. Sağlıklı günlerde buluşmak umuduyla!

E.C.-Asıl ben sana teşekkür ederim. Bana bellek tazeleme fırsatı verdin. 

                             …. 

   “Pandemi  Günleri’nde Kadıköy Söyleşileri”nin 11. konuğu  aynı mahallede oturduğumuz, edebiyat alanının ustalarından Eray Canberk oldu.

25 Temmuz 2021

Bu söyleşiyi  tamamlarken birlikte olduğumuz bazı etkinliklerden kareler film şeridi gibi gözümün önünden geçti, gitti…

Kitap Fuarları, İstanbul Bianeli, Kadıköy Edebiyat Toplantıları, öğrencilerimle sohbetleri…

Neyse!

Bugün de boş geçmedi.

Şimdi arkama yaslanıp keyifle bir çay içme zamanı.

Ardından kısa bir tatil.

O kadarını hak ettik herhalde!

Bir Cevap Yazın