Bakış

Ümit Gezgin

Orda ileriye doğru, denize ve denize bakan insanlara doğru bakıyorum. Sonra meydandaki parkın banklarına oturup, denizin şıpırtılarını günün bütün sıcaklığını duyarak hissedenleri de anlamaya çalışıyorum.

Uzaklardan geldik ve bu sayfiye yerinde, köknar, kestane ağaçlarının geniş gövdeleri ve uzun ince dalları ve sevimli sarı yapraklarıyla sadece meydanı değil, aynı zamanda denize kadar bütün kıyı boyunu da gölgeleriyle kapladığını görmek, derinden hissetmek doğrusu insana, sadece insana da değil, çevredeki bütün canlılara; kuşlara, sokak köpeklerine, kedilere, karga ve martılara da mutluluk veriyordu.

Bir bakış vardı uzaklara doğru. Ve uzaklarda bir adacık görülüyordu. Eski yapılar vardı üzerinde terkedilmiş gibi duran. Sonra bu dermeçatmalık üzerinde, yanında yöresinde sevimli, içten, bol yeşilli ağaçlar görünüyordu. Tek başına ve yalnız kalmıştı bu adacık, bu yapıları, ağaçlarıyla.. Bir hüzün geziniyordu üzerinde ve birkaç karga, martı seçiliyordu uzaklardan.

Oturduğum çaybahçesinin kalabalığında koronaya dikkat edilmemesi beni iyisinden tedirgin de etmiyor değildi. İnsanlar şen şakrak derin, hareketli sohbetlere dalmış, gelen demli çaylarla eski, neşeli havalarına çok kolay bürünmüşlerdi. Kalkıp, ilerdeki, meydanın hemen ötesinde, dar yoldan denize açılan sayfiye kıyısındaki kitapçıya gitmiş, kitapçıda birçok kitap almış, kitap karıştıran insanları, özellikle gençten insanları görüp mutlu olmuştum.

Demek ki gençler de kitap okuyor, yeni kitapları araştırıyorlardı. Ben de Gustave Flaubert’in İş Bankası Yayınları’ndan çıkan, Nurullah Ataç ve Sabri Esat Siyavuşgil’in çevirisi olan ‘Madame Bovary’yi almıştım. Satın aldığım kötü çevirileri adeta midemi kaldırmış, kitapları okuyamamıştım. Çeviri edebiyatının ne kadar önemli olduğunu, çevirmenin edebiyatı sevdirme konusunda çok önemli olduğunu, bir kez daha yakından anlamıştım. Edebiyat çevirisinde, edebiyatçı, yazar çevirmenlerin ayrıca önemli olduğuna bir kez daha hükmetmiştim.

Ressamın kalitesi nasıl resmin özgünlüğünü ve kalitesini, doğal olarak kalıcılığını belirliyorsa; yabancı edebiyatın güzelliği ve kalıcılığı da çevirinin kalitesine ve çevirmenin kimliğine bağlıdır. Ataç’ın ve Siyavuşgil’in çevirisi de böyle güzel ve derinlikli bir çeviridir. Nice Madame Bovary kitabı okumaya çalıştığım halde, başarılı olamamıştım, kötü çevirilerden dolayı.. Ama bu kitap Flaubert’i olduğu gibi anlatma, dahası onun edebi gücünü gösterebilme özelliğiyle de ayrıcalıklı bir konuma sahiptir.

Evet, kitapçıdan aldığım kitaplardan biriydi Bovary. Sonra deniz kenarındaki bol martılı ve kargalı, serçe ve güvercinli çaybahçesine oturarak, çayımı içip aldığım kitaplara göz gezdirmeye başlamıştım ki, aynı zamanda gökyüzünde kuşların gürültülü kanat çırpışlarını duymaya başladım. Bu evcil, renkli güvercinlerin kanat çırpışlarına benziyordu ve yanılmamıştım. Narin, gökyüzünün derinliklerine doğru, şiirsel bir kanat çırpış sesiydi bu ve denizin karşı kıyılarına kadar uzanan, o yeldeğirmenli karalara kadar uzanan ahengine sahipti. Martılar eşlik ediyordu bu seslere, serçeler, kargalar.. Kedilerin ve köpeklerin davranışları değişmişti. Mutluluk hayvanlardan insanlara, bitkilere, çevreye, dalgalara kadar her yere yayılıyordu. Kitaplara dalıp gitmiştim.

Bir bakış daha attım parklarda tek başına kırık dökük banklara oturan, zaman öldürmekten keyif alan yaşlılara. Denize bakıyorlardı onlar da. Ağaçların en ağarmış yapraklarının yüzlerine. Ada, uzaklardaki yeldeğirmenleriyle birlikte bir bakışın özgün estetiğine bürünüyordu.. İnsanlar kendi hallerinde, çay kahve içiyorlar, geniş geniş sohbet edip, denize, gökyüzüne ve birbirlerinin her an değişen yüzlerine bakıyorlardı…

Bir Cevap Yazın