Ağaçlar Uğulduyor

Sinem Balıkkaya

Beklenti içinde, öyle ve dalgalar, ağaçlarla birlikte uğulduyor. Uğuldamalar, coşkun bir akış ve insanların gelip gitmeleri çoğalıyor. Konuşmalar, telefonla mesajlaşmalar ve telefonların karanlıkta mavi ışıkları, konuşmalar, rüzgarın yapraklarda, dallarda çıkardığı bir de denizin dalgalarının da işe karıştığı seslere karışıyor ve sesler anlamsız, uğultulu, soyut gürültülere dönüşüyor.

Beklenti içinde. Zaman beklenti içinde ve ben orda bekliyorum ve iki kadınla birlikte denizin kenarında, zamanı ve mekanı algılamaya çalışıyorum. Mekan ağaçlardan oluşuyor ve burda, bu ağaçların, berduş evlerin ve karanlık yıldızlı gökyüzünün altında, insanlar neonlar, koyu yeşil ağaç yaprakları ve laciverdimsi ağaç gövde ve dallarıyla sarmalanmış, karmaşık, Pollockvari bir soyutlamaya dönüşmüş, ama kıpırtılı ve canlı renklerle oluşmuş, canlı bir organizma gibi hareket halinde renkler, sesler arasındalar.. Sesler var ama, anlamsız geliyor kulaklara..

Orta yaşta olan ve ileriye bakarak, falda çok güzel şeyler çıktı, diyor ve yol görünüyor bana, diyor ve karanlık ufka bakıyor kadın, beyazlamaya başlamış saçlarını geriye doğru atıyor. Yaşlıcası da merak ediyor ve iyi iyi, diyor. Güzel, iyi bir fal, benimkisine de baksana, diyor. O da bir an dalıyor karanlığa ve ilerideki ışıklara bakarak; Güzel ışıklar, güzel, uzaklarda bu ışıklar, diyor.

Yolların çok bozuk olduğunu, yüz metre bile düzgün yol yapılamadığını ve yapılırsa da nedense hemen bozulduğunu, düşünüyorum ve ben de kadınlarla birlikte ileriye, ama ışığa değil de daha çok dalgalara ve dalgaların üzerine vurmuş ışıklara, yakamozlara, beliren ve kaybolan karanlıktaki martılara, yıldızlara, gökyüzünün koyu lacivertliğine, ilerdeki tepelere, dağlar gibi görünen ve sanki ışıklar içinde köyler varmış gibi de bir izlenim veren yerlere doğru kısa kısa bakıyorum ve sonra, içeriye, ağaçların altında, plastik masalarda, plastik sandalyeler üstünde oturarak, çok önemli bir şey yapıyormuş gibi duran kadınlı erkekli, çocuklu, genç kızlı kalabalığa, öbekleşmiş ve bir değişken, hareketli soyut lekelere dönmüş parça buçuk kalabalığa, değişim içindeki duruma bakıyorum.

Bakıyorum, bir yere, özellikle insanlara bakmaktan tuhaf bir zevk alıyorum. İnsanların yüzlerinde, gözlerinde, yüzlerinin çizgilerinde derin ve değişken fallar, o falların kapsadığı değişken anlamlar olduğunu, toplumsal statülerinin, bireysel farklılıklarının, zenginliklerinin ve cehaletlerinin, takıntılarının ve hastalıklarının bu yüzlerde, bu gözlerde ve çizgilerde gizli olduğunu, düşünüyorum ve bunlara bakarak insanları tanımak, hiç değilse onlar hakkında fikir yürütmenin büyük mutluluk verdiğini hissediyorum.

Yılları devirmiş olmanın olgunluğu yaşlı kadında okunuyor, ya orta yaşlı olanı, önünde daha uzun ve sağlıklı yıllar var. Bir gözü sürekli telefonunda. Herkesin gözü telefonunda. Telefonlar başka bir organizmaya dönüşmüş, başka yüzlere evrilmiş adeta. Saklıyorlar, yüzlerindeki anlamları sakladıkları gibi, aynı zamanda telefonları da mahrem kabul ederek saklıyorlar. Ben de saklıyorum. Telefonuma kimsenin bakmasını istemem.

Çaylar kahveler yenileniyor. Kadın evden çukulatalar getirmiş, çantasından çıkarıyor çıkarıyor çayıyla, kahvesiyle birlikte ağzına atıyor. Çukulatayı seviyor orta yaştaki. Kilolarını umursamıyor. Kendisiyle barışık biri. Uzaklara bakıyor. Yaptığı yemeklerden bahsediyor, akrabalarından, teyzelerinden. Sonra tekrar telefonuna bakıyor, mesaj yazıyor. Bir fotoğraf çektirelim, diyor. Garson çocuğa el ediyor. Yaşlı kadın bir çukulata daha alıyor, güzelmiş, diyor. Deniz güzel, sahil iyi, kumlar fazla, ağaçlar güzel, çam ağacı bunlar, ama fazla yapraklarını dökmeyen cinsten. Yerler temiz, diyor.

Deniz şıpırtılı. Gökyüzünde sayısız yıldız, göz kırpan yıldız var…

Bir Cevap Yazın