Ara Yollar Denize Çıkıyor

Ümit Gezgin

Uzak bir yere bakar gibi bakıyorum. Ağaçların orda, deniz kenarında, sahilde yarı çıplak insanlar güneşleniyor ve denizleniyorlardı aynı zamanda. Denize girdikçe çıkıyorlar ve kumlara yaslanıp, debeleniyorlar, şen şakrak eğleniyorlar, sonra yine köpüklü deniz dalgalarına bedenlerini atıyorlardı. Ahmet Haşim’in denizin uysallığına şaşırması gibi, gerçekten deniz şaşkınlık yaratacak kadar sakin ve sessiz, engin uzanıyordu insanların önünde. Sakin ve boyun eğmiş. Çocuklar denizin içinde koşturuyor, tekmeliyor ve tokatlıyorlardı denizi, dalgaları..

Daha çok zeytin ağaçları, köknar ve ıhlamur ağaçları vardı. Sahile, kumlara kadar gidiyordu bu ağaçlar. Ağaçların altında arabalar, yan yana toza toprağa bulaşmış bir vaziyette dizilmiş, yatıyorlardı. Kalabalık olmayan insanlar hem yürüyor, hem denize giriyor, hem telefonlarına bakıyordu.

Uzaktan koyu mavi görünüyordu deniz. Gökyüzü daha açık, saydam ve sevimli bir maviliğe sahipti. Tek tük bulut vardı. Pamuk pamuk bulutlar, uçarak bir yerden başka bir yere gidiyorlardı gökyüzü maviliğinin içinde. Balon gibi kaçmıyorlardı mavilikte. Adeta yürüyorlardı. Bazen hızlı, bazen yavaş yürüyorlardı.

Canlı, hareket ediyor doğa. Ağaçlar, işte gökyüzü maviliği, karşıki adalar, akşam olduğunda ışıkları yanıp yanıp sönüyor. Ada kahvelerinde gençler, yaşlılar bir arada oturuyor, konuşuyor, çay içip sohbet ediyorlar. Aynı masa çevresinde hepsi birden kendi telefonlarına bakıp, başka dünyalara, hayal dünyalarına gidiyorlar. Hayalin modern dünyada daha önde bir gerçekliğe dönüştüğünü gösteriyorlar.

Öyle ben de sahile doğru yürüyorum ve yürümenin ne kadar mutluluk verdiğini duyumsuyorum. Oturduğum yerde gençlerin ne kadar kayıtsız ve kendi mutluluklarını ve uğraşlarını, düşüncelerini ve eylemlerini ne kadar önemsediklerini görüyor, duyuyorum.

Her gün deniz kenarlarına iniyorum. Çay bahçelerine oturuyorum ve her türden, tipten ve kültürden insanların buralarda olduğunu gözlemliyorum. Hiçbirinin elinde kitap, gaste göremiyorum. Ama herkesin elinde telefon var. Sürekli telefonlarına bakıyorlar. Telefonlarıyla konuşuyorlar. Telefonlarını ayna olarak da kullanıyorlar. Telefonları onların her şeyleri olmuş adeta.. Telefonsuz bir dakka bile geçiremeyeceklerini düşünüyorlar. Gençlerin, hatta çocukların elinden düşmeyen bu teknolojik alet, yaşamları belirleyen, tüketimi kontrol edip yönlendiren çok önemli bir aygıta dönüşmüş durumda.

Gidiyorlar, geliyorlar, oturuyorlar, alış veriş yapıyorlar, denize giriyorlar, kumlarda sere serpe uzanmış yatıyorlar, sandalyelere oturuyorlar. Yollarda araçlarla hava atıyorlar. Araçlardaki müzikleri sonuna kadar açıyor, başkalarının da bu müzikleri dinlemelerini istiyorlar.

Açık tiyatro için tır gelmiş, anons ediyor belediye. Açık tiyatro geldi, açık tiyatro geldi! Halkımız davetlidir! diyor. Masalarda oturan insanlar kulak kabartıyorlar. Hemen dedikoduya başlıyorlar. Dedikoduyu çok seviyor insanlar, yemek yemeyi sevdikleri kadar seviyorlar dedikoduyu.

Rüzgar sertçe esiyor. Martılar alçalıyor, yükseliyor. Tepeler çıplak, ağaçsız buralardan gözüküyor. Evler kaba beyaz boyalı, bahçesiz, ama sıcak sulu. Akşamları güzel olsa da denizin görünümü, soğuk oluyor ve akşamla birlikte kumlar boşalıyor ve çay bahçeleri, lokantalar, barlar, marketler, yürüyüş yolları doluyor taşıyor ve her türden müzik kulakları tırmalamaya başlıyor.

Akşam alacası artıyor. Renkler soluyor, canlılığını yitirmeye başlıyor…

Bir Cevap Yazın