Yıllar Çabuk Geçti

Zekeriya Kovuk

Yıllar ne çabuk geçti anlayamadım. Daha dün çocuktuk. Kasabada koşar oynardık. Kasabanın eşrafının, ticaret erbabının çocuğu olduğum için belki avantajlıydık. Sevilen, saygı duyulan bir aileydik kasabada. Seviyordum sonra kasabayı. Sevimli, küçük, ormanlar, tepelerle çevrili, merkezinde derenin geçtiği, eski Osmanlı evlerine benzer evlerin, Türk evlerinin olduğu evlerdi evlerimiz. Hala bazıları, aslında çoğu restore edilerek korunuyor ve yaşayanlar da var içinde.. Toki evlerine geçenler oldu tabi. Biz de geçtik. Çünkü kışın soğuğunda, karında bizim eski, ahşap ağırlıklı evlerimizde kalınamıyor. Üşüyoruz, donuyoruz. Salonda soba yakıp ısınmaya çalışsan bile, diğer odalar, koridorlar, banyo buz gibi oluyor. Yaşadığımız kasaba yüksek bir yerde de olduğu için, kışlar bizde karakış kabilinden geçiyor.

Şimdi seksenine merdiven dayadım. Çocuklar büyüdü, evlendi, çocukları oldu. Ne zaman ben bu yaşlara geldim, doğrusu hala anlayamıyorum. Zaman zaman bu torun olarak çevremde dönenen çocukların benim nasıl torunlarım olduğunu, düşünüyorum. Ben hala kendimi olgun, ama hiç değilse orta yaşta hissediyorum.

Yaş ve zamanın algılanması beni her zaman ilgilendirmiştir. Aslında biraz da ürkütmüştür. Bu ruhun yaşlanmamasıyla mı ilgili tam da anlayamıyorum. Gün doğuyor, gün batıyor.. güneş her zamankinden bu günlerde daha yakın, daha sıcak.. insan ilişkileri de öyle.. daha yakından konuşuyorsun, özellikle kendi yaşımdaki insanlarla. Cumaya gidince camide de görüyorum. Namazdan sonra oturup konuşuyoruz. Pandemi kurallarına uyuyoruz tabi..

Ah zaman.. Nasıl da geçti gitti yıllar. Ne zaman geçti, ne zaman gitti, anlayamadım doğrusu.. Babama da sorardım yaşlandığında, nasıl geçip gittiğini yılların.. o da cevap veremezdi.. Kim cevap verdi ki.. Şairin dediği gibi; “Elindeyse zamana dur geçme diye dayat/Bir sigara içmekten daha kısa bu hayat!”

Anılarımı düşünüyorum. Geçmiş güzel günleri, zamanları.. Başka da oyalanacak bir şey kalmadı. Emekli olduk gitti. Eşimle yazlığa gidip geliyoruz. Çocuklar, torunlar geliyor zaman zaman yazlığa. Komşularla oturup konuşuyoruz, onlar da bizim yaşlarımızda olduğu için, yine aynı mevzuları konuşuyoruz.. Hayata dair, geçmişe, eğitime, topluma, hava durumuna.. ve diğer günlük hayatın bütün ıvır zıvırına dair..

Yıllar çabuk geçti. Geçerken, zaten elimizde değil hiçbir şey.. Zamanın, geçip gitmenin kıymetini bilmek lazım. İyi insan olmak, ahlaklı olmak, kul hakkı yememek, insana değer vermek.. Zaman zaman anlaşamadığım, kavga edip, uzun zaman küs durduğum insanlar, arkadaşlarım olsa bile, genelde iyi insan olduğumu, düşünüyorum.

Hayat böyle bir şey demek ki.. Emekli olduktan sonra daha bir atıl düşünüyor insan kendini. Kimseyi fazla dinleyemiyor, ama başkalarına hep kendini anlatmak istiyor.. O kadar çok anı birikmiş ki.. Anlat anlat bitmiyor. Okulu bitirmem, öğretmen olarak doğuya atanmam. Oraya gitmem. İki yıl oralarda öğretmenlik yapmam. Sonra memlekete gelip, bir daha gitmemem. Müstafi düşmem.. Askere gidip gelmem, evlenmem.. Çocuklar.. Sonra esnaflık.. Babadan kalma dükkanı yirmi yıldan fazla işletip, emekli olmak.. Yine kalan malı mülkü dışardan da olsa işletmek, kontrol etmek..

Kasabanın eşrafından biri olmanın zorluğunu da kolaylığını da yaşadım. Çok şükür sıkıntı, hiç değilse ekonomik sıkıntı çekmeden yaşadık hep. Her şey çok boldu. Özellikle eskiden.. Peynirden, bala, yumurtadan, peynire, ekmeğe, sebzeye, meyveye kadar her şey, eskiden o kadar çok, o kadar zengindi ki.. Her şeyi kendimiz yapardık, yerdik, başkalarına verirdik.. Bayramlarımız başka neşeli, düğünlerimiz başka mutluluk vericiydi. Özellikle kasabalarda.. Şimdilerde her şey hazırlopluğa, paketlenmişliğe dönüştüğü için, herkesin kendisinin yaptığı bir yiyecek kültürü kalmadı..

Neyse ne.. yıllar çabucak geçti gitti.. Yaşlandık kabul etmesek de…

Bir Cevap Yazın