Sayfiyede Bir Mezarlığın Kenarında

Turgut Dayanak

Kenarında dolaşırken arabaların, baktım, görünmüyordu ağaçların arasından, ağaçlar ve yeni yapılan, yarım inşaat halinde bir apartman vardı. Sonra evler, iki katlı, üç katlı evler vardı ve bu evlerin içinde sayfiyede insanlar çamaşırlarını küçücük balkonlarına asmışlar, küçük masalarında da gelip gidenlere bakarak, dermeçatmalık ve ilkellik ortamında insanları seyre dalmışlardı..

Ben de öylesine ordan geçiyordum. Arabaların boşluklara, arsalara, hazırlop yapılmış sayfiye evlerinin arasına parketmiş her türden aracın yanından yöresinden geçerken, sağ tarafta, hafif engebeli bir tepede, çam ağaçlarıyla örülü, ağaçlık bir yerin Osmanlı mezarlığı olduğunu yirmi yıl sonra farkediyordum.

Meraksızlık, merak edip cesaret edememe, merak edip ciddiye almama durumunun neticesiydi bu ve buraya, deniz güneş için gelen hiç kimse zaten bu mezarlığın farkında olmadan yaşıyordu. Zaten uzak duruyorlardı mezarlıktan. Mezarlığı daha önceki yıllarda iyisinden kapatmışlar, kimse dışardan göremiyordu. Önüne de portatif dükkanlar yapılmıştı, kafeler filen vardı. Ticaret her şeye baskın gelmişti. Ataların mezarlarına bile. Yenmiş, yıkılmış, derme çatma bırakılmış mezarlar.. Taşların çoğu yüzyılların ağır yükünü üzerlerinde taşıyordu, belliydi bakıldığında.. Ama günübirlik yaşayan insanlar için bunların hiçbir önemi yoktu. Önemli olan gelsin paralar açılmasın aralar, gibi bir yaklaşım söz konusuydu.. Yiyelim, içelim, eğlenelim.. Deniz, güneş ve hava.. İşte sayfiyedeyiz.. sorumluluğun hepten unutulduğu ortam…

Nasıl bir insan tipi ortaya çıkmıştı. Anlamak mümkün değildi. Bir hava, bir boşluk, bir gösteri halinde yaşayan bu insanlar için mezarlık, hangi mezarlık olursa olsun, unutulacak, kapatılacak, yok edilecek bir şeydi. Mezarlıklardan korktukları için, olabildiğince mezarlıktan uzak duruyordu insanlar. İçgüdüsel olarak bir korku vardı mezarlıklardan. Bu kadar yerleşim yerine yakın bir mezarlık da doğal olarak korku ve endişe kaynağıydı. Orada bulunduğum süre boyunca bu mezarlığa kimse yaklaşmıyor, yanından bile geçmiyordu.

Herkes birbirinden nefret ediyor, çevremdeki insanlardan gözlemliyorum. Kafelerdeki konuşmaları dinliyorum. Komşuların hepsi bir diğeriyle sorunlu. Su kuyusu kazmış sorunlu, komşusunun duvarını işgal etmiş, olmamış, komşusuna zarar vermek için tehdit etmiş, başka şeyler yapmış.. Herkes herkes hakkında dedikodu üretiyor. Böyle sevgisiz, gerçek anlamda Allah inancı olmayan, mezarlıklarından korkan ve atalarının mezarlarını bile yok etmek için elinden geleni yapan insanlar nereden çıktı, diye zaman zaman düşünüyor ve sanatla uğraşan bir insan olarak bu toplumdan özellikle uzak durmak istiyorum. Bir yere oturduğum zaman okuduğum kitabı saklıyorum bu insanlardan. Kitaptan nefret ettiklerini, kitap okuyan, yazan, çizen, müzikle ilgilenen birini gördüklerinde, onun yeteneğine ulaşamayacakları için, bir kompleksle, onu yok etmek, unutmak istediklerini.. bunun için de ondan nefret ettiklerini hissediyorum..

Kitap okumanın da böylesi bir durumu var.. inceliyor duygular.. çevrendeki insanların duygu ve düşüncelerini daha derinden kavrıyorsun.. daha iyi anlıyor ve analiz ediyorsun.. bu da tabi git gide yalnızlaştırıyor insanı..

Bugün böyle mezarlığı, mezar taşlarını ve taşların yalnızlığını, hüznünü, dermeçatmalık ve çöplük içinde terkedilmişliğini görünce içim cız etti.. Biz nasıl bir toplum olduk böyle, diye düşündüm. Kendi atalarımızın, geçmişimizin mezarlarına bile sahip çıkamıyorduk. Bir tüketim ve gösteri toplumu çılgınlığında yaşayıp gidiyor, birbirimizden de nefret ediyorduk.

Bu sarmaldan nasıl kurtulacaktık, bunun da yöntemi yoktu.. Şöyle mezarlığın kenarında durarak, ileriye, çevreye bakıyorum.. araç ev, yol, ağaç ve sayfiyede olmanın rahatlığıyla aheste aheste yürüyen, çevresini süze süze, çevreyi önemseyerek, umursayarak, ama nefret ederek yürüyen insanlar görüyorum.. her cinsten ve yaşta insan görüyorum. Arabayla, bisikletle, yürüyerek, motorsikletlerle hareket eden insanlar, kızlı erkekli insan kalabalığından bahsediyorum…

Yalnızlıkla birlikte mutsuzluk da hissediyordum bu sayfiye yerinde. Sayfiyeye uygun bir insan değildim demek ki.. Deniz kenarı insanıydım, tamam, denizi seviyordum ama, seyretmek için.. Deniz kenarında, kumsalda, sere serpe uzanan insanlardan hiç olmadım. Denize bile kitapla gittim. Girmekten ziyade, okumayı tercih ettim. Okudukça toplumdan koptum ve toplumun ne kadar kof ve cahil bir kütle olduğunu öğrendim.. Yalnızlığım, mutsuzluğum arttı.. git gide tek başına bir varlığa dönüştüm. Kimseden hoşnut olmayan, kendini hep başka türlü gösteren, havadan başka bir şeyi olmayan bu cahil kitle içinde kültürlü insanın mutlu olmasına imkan olmadığını daha iyi anladım.

Sayfiyede, eski mezarlığın yanındayım. Hüznün her mezar taşında biraz daha yayıldığı bu mezarlık benim de yalnızlığımı, hüznümü bir kat daha attırdı…

Bir Cevap Yazın