Sokaklar ve Kediler

Serpil Kadıoğlu

Kedileri görüyorum her yerde. İyi ki varlar. İyi ki görüyoruz onları akıllı, uslu, sessiz varlıklar olarak. Ben de bu fotoğrafı çektiğim yeri şimdi düşünüyorum da; vızır vızır araçlar geçiyor Bağdat Caddesi Feneryolu’nda.. İnsanlar bir telaş bir telaş içinde koşuşturuyorlar adeta. Kediler ise, sessizlik ve dinginlik, bütün telaşa rağmen, sessizce duvarın üzerindeki çimenlere yaslanmış uyukluyorlar, dinleniyorlar, bakıyorlar çevrelerine ve adeta umurlarında değil hiçbir şey…

Caddeler de kalabalık. İnsanlar gidiyor geliyor. Kadını erkeği, kızı kızanı.. Okullar açık ve okulların kenarından geçerken, bahçelerinden cıvıl cıvıl çocukların koşuşturmaları yansıyor caddelere, sokaklara.. Anonslar duyuluyor okul bahçelerinde, ziller çalıyor.. Bütün dükkanlarda da tatlı bir telaş var. Marketler, berberler, kasaplar, manavlar, pastaneler, kafeler, bankalar, aktarlar, antikacılar.. bütün dükkanlar açık ve insanlar bu dükkanlara giriyor çıkıyor.. Kafelerde dinleniyor, pastanelerde çay, kahve pasta yiyor, sohbet ediyorlar..

Her türden ağaç var, gerek Bağdat Caddesi’nde, gerekse de ara sokaklarda.. Yeni yapılan apartmanların bahçeleri de ağaçlandırılıyor. Hem eski ağaçlar muhafaza ediliyor, hem de yeni ağaçlar ve çiçekler dikiliyor. Böylece çevre bol ağaçlı hale geliyor. Güzellik yayılıyor, neşe ve mutluluk kaynağı oluyor. Ben seviyorum her türden ağaçları. Kayın, köknar, ıhlamur, çam.. Türlü türlü ağaçlar sokak ve caddelerde arzı endam ediyorlar. Hem binalara güzellik katıyorlar, hem de sokak ve caddelere..

Evden çıkınca mutlaka kediler ve köpekler için, bir de çoğu kere unutuyoruz, martılar ve kargalar için yiyecek çıkarıyorum. Evde hazırladığım yiyecekler, bazen yediklerimizden, bir tasa koyarak, apartmanın karşısındaki kaldırımın dibine bırakıyorum. Bakıyorum kedilerden önce martılar ve kargalar dolaşmaya başlıyor tepede.. Bir zamanların balkonlu evlerin yerine, yeni binalarda depremden dolayı balkonsuz veya küçük balkonlu evler yapılıyor artık. İnsanlar sıkışık bir şekilde çıkıyorlar balkona, çay içmek veya güzel havalarda sohbet etmek için.. Hiç balkon sahibi olmayan evler de var, karşımızdaki yüksek binanın olduğu gibi.. Doğrusu üzülüyorum orada yaşayanlar için.. Lüks ve zengin işi olmasına, milyon liralık binalar olmalarına rağmen balkonsuz olması, aslında İstanbul ortamında, Bağdat Caddesi’ne, Fenerbahçe sahile bu kadar yakın binaların, balkonsuz olmasına bir anlam veremiyorum. Hiç değilse küçük birer balkon yapar insan..

Bugün Çarşamba, güneşli olduğu kadar rüzgarlı da bir gün. Aşıya gittim bugün. Biontek aşısı oldum. Yaşlıları, yaşamdan bezmiş insanları, kadınları gördüm orada.. Tam tersi, yaşlı olmasına rağmen, neşe içinde, mesela, kitap yazma düşleri gören bir beyfendiyi gördüm. Yurtdışında yaşayan kızıyla aşıya gelmişti ve kızı durmadan konuşuyordu, şişmandı.. Oysa adam ne kadar zayıftı. En az seksen yaşında vardı, ama yaşam doluydu. Gelen hemşirelerle konuşuyor, kızına da durmadan bir şeyler anlatıyor. Arada, “çok büyük hikayeler var orda.. Çok büyük hikayeler var..” diyordu..

Bekleyenler.. gidenler gelenler.. Birörnek insanlardık hepimiz. Bakışlarımız, giyinişlerimiz hep birbirine benziyordu. Sadece dış görünüşlerimiz değil, içimiz de aslında birbirine benzer hale dönüşmüştü. Bir tür robotlaşmıştık. Kaldırımlarımızın birbirine benzemesi gibi benziyorduk birbirimize.. Yaratıcılığı olmayan, taklitçi ve tüketici bir şehir yaratmıştık. Yaşadığım bu şehri, bu lüks ve zengin muhiti doğrusu sevmiyorum. Her türlü imkana sahip olsam bile, doğrusu mutlu olamıyorum. Bir de ekonomik krizle boğuşan insanların durumlarını ise düşünemiyorum bile.. Çoğu zaman buralarda dilencilere, çöp toplayanlara rastlıyorum. Bugün, Göztepe’den yürüye yürüye Bağdat Caddesi’ne çıkmaya çalışırken, kaç tane küçük kız çocukların elinden tutmuş Afgan tiplere rastladım. Üç beş kelimelik Türkçe’leriyle para istiyorlardı.. Şaşırdım. Nerden gelmişti bunlar? Bu küçük, hiçbir şeyden anlamayan kız çocukları kimdi, bunların nesi oluyordu.. bu koca koca adamların…

Bir yere oturayım, hiç değilse bir çay bir poğaça yiyeyim, dedim. İlkönce Göztepe eski tren istasyonuna yakın bir yere oturdum. Yaşlılara bakan bir iki bakıcı kadın kendi aralarında bilmediğim bir lisanda konuşuyorlardı. Şişmandı kadınlar ve en az elli yaşlarındaydılar.

Ama kediler.. Onları seviyorum. Hayatın monotonluğunu, zevksiz umutsuzluğunu gideriyor bu sevimli kediler. Melek gibiler, müthiş varlıklar.

Güneş, zaman zaman şiddetini arttıran rüzgar, ağaçların yapraklarının ve dallarının savrulması, insanların kaçışır gibi hızlanmaları, araçların bol klakson sesleriyle yürüyüp gitmesi.. şehirde bir realite olarak devam edip gidiyordu…

Bir Cevap Yazın