Ara Sokaklar Tenha, Caddeler Kalabalık

Bayram Kıtır

Ara sokaklara giriyorum Bostancı’dan gelirken, tenha olduğunu gözlemliyorum. Sonra denize, kayıkların ve yelkenlilerin iskelesine doğru seyirtiyor, Bostancı’daki belediyenin deniz kenarındaki çay bahçesine doğru ilerlerken, bütün yaşlıların çay bahçesinde denize nazır bakarak dedikodu denizine daldıklarını gözlemliyorum.

Oturayım buraya da bir çay içeyim, bir şey yiyeyim, diyorum ama, güneş de çok fazla yakıyor, sular mavi mavi yüzüyor, ilerdeki adalar sisler ardına gizlenmiş gibi çok uzak görünüyorlar. İşte Kınalı, Burgaz, Heybeli, Büyükada.. Her birine tek tek gittim, dolaştım.. Seviyorum adalarda dolaşmayı. Gençken arkadaşlarla dolaşırdık, hatta Ayhan’la, Kadir ve Uğur’la adalara gider ve yüzerdik. Yörükali Plajı bizim için çok önemliydi.. Keza Heybelide de denize girerdik. Parkında dolaşır, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın köşkünü, müzeye çevrilen evini ziyarete gider, o kadar çok kitabı nasıl okuduğuna şaşardık. Yazarın bir de yaptığı tablolar vardı.. yanı sıra ördüğü danteller, örgüler, tığ işi peçeteler, güzel güzel örtüler.. Çok zevkli bir insanmış.. 1944 yılında seksen yaşında vefat ettiğinde geride yüze yakın kitap bıraktı..

Çok sıcak bir gündü.. Kafeler sıra sıra diziliydi tarihi iskelenin önünde, motorlar da habire adalara kalkıyordu. Önünde biriken genç insanlar vardı kızlı erkekli.. Belli ki adaya gideceklerdi.. En çok rağbet edilen adalar, Heybeliada, Burgaz ve Büyükada..

Adalara bakarak bir çay içimi oturdum. Tek başına bir yaşlı bağıra çağıra bir şey anlatıyor. Ne anlattığına kulak kabarttım ama, anlamak mümkün değil. Mezarı değil de hayatı düşünmesi, hayatın içindeki basit bir mevzuyu bile bu kadar heyecanla konu edinmesi ilgimi çekmişti. Pür dikkat kendisini dinlemeye çalışıyor, ama garsonların hay huyu, diğer insanların vıdı vıdılı konuşmaları, köpeklerin havlamaları ve caddeden akan araçların gürültüleri ve zamansız kornalarla bir şeyi duymak, anlamak mümkün değildi..

Ara sokaklara girdiğim zaman müthiş sukuneti hissediyordum. Ne insan oluyordu, ne de park etmiş araçların dışında bir araç.. Ağaçların altında gizlenmiş modern köşkler gibi duran binalar. Denizi gören, lüks binalar. Zenginlerin oturduğu binalar.. Hava sıcaklığı an be an artarak devam ediyordu. Bir köpek dili dışarda ağır aksak karşıdan karşıya geçti. Bir kafenin balkonunda gençler kendilerinden geçmişçesine konuşuyorlar konuşuyorlardı.

Sıkılıp kalktığımda sahil kenarından insanlar, daha çok yaşlı insanlar donmuş gibi duruyorlardı. Bir hareket, bir ses, soluk yoktu adeta. Garsonların harala gürüle konuşmalarından öte bir şey yoktu.. Bu ölgün sessizlik ve hareketsizlik içinde de insan kalmak istemiyordu..

Ara sokaklardan Bağdat Caddesi’ne çıkmak istiyordum ve oradan da Kadıköy için otobüse binmeyi düşünüyordum. Elbet biraz da çekiniyordum her ne kadar pandemiden sakınsak da yine de insan korkmadan edemiyordu. Özellikle otobüsler kalabalık mı kalabalıktı ve ben Kadıköy’e gidecek oradan da Beşiktaş’a karşıya geçecektim. Kalabalıklara olabildiğince girmek istemiyordum, ama yapacak da başka bir şey yoktu. İnsanların arasında daha dikkatli olmaya çalışıyordum. Burnu da kapatacak şekilde maskemi iyice kaldırıyordum. Çünkü düzensiz maske kullananlar yayıldıkça yayılmıştı. Özellikle gençleri sokaklarda, caddelerde görüyordum, maskeler hak getire.. Öylece yürüyüp gidiyorlardı. Özellikle süsüne püsüne önem veren kızlı erkekli gruplar kah yürüdükleri havalı mekanlarda kah oturdukları lüks kafelerde enseye tokat bir şekilde çoğu kez maskesiz bir araya geliyor sohbetin şen şakrak dibine vuruyorlardı. Onlardan olabildiğince uzak durmaya çalışıyordum. Eh biz de artık orta yaşa varmıştık. Daha da dikkatli olmak zorundaydık. Dikkatsiz davrananların sonunun hastaneler olduğunu görmüştük çünkü. Kolay değildi bu. Çok dikkat etmek gerekiyordu. Kimin ne olduğu pek bilinmiyordu. Zaten bu da hastalıklara davet çıkarıyor, virüsü insanlara kolay bulaştırıyordu. Halen yüzlerce kişi ölüyor, binlerce kişi hastalanıyordu…

Ara sokakların sessizliğinden ana caddenin gürültüsüne, vitrinvari gösteri toplumu gerçeğine çıkıyordum. Otobüs durakları, minübüs güzargahları.. hepsi bu görkemli, geniş, ferah, ağaçlıklı ve lüks caddelerde.. Meşhur Bağdat Caddesi’ndeydi.. Kendini göstermek isteyen gençler, sosyalleşme adına, takıp takıştırıp bu caddede arzı endam ediyorlar, kendilerini mutlu kılmanın yöntemi olarak bir kafeye oturuyorlar veya caddede fing atıyorlardı.. Bir aşağı bir yukarı.. Ciftehavuzlar’dan Suadiye’ye kadar.. Bağdat Caddesi’nin diğer alanları boş gibiydi.. daha çok da yaşlılara bırakılmıştı.. Genç yaşam daha çok Çiftehavuzlar’dan başlıyor, Suadiye’yi kapsamına alarak sonlanıyordu. Hatta Bostancı bile çok neşeli, genç ve hoppa kabul edilmeyebilirdi.. Ama son yıllardaki değişim Bostancı’da da kendini göstermiş, yeni açılan kafeler vesaire ile, git gide gençleşmişti bu muhit te.. Bostancı vapur iskelesinin tarihi gerçekliği, motorların zırt pırt adalara yolculuk etmesi, hemen sahilden başlayan ve ilk önce Caddebostan’a, daha sonra Fenerbahçe’ye kadar uzanan hatta her türden yeme içme mekanları, özellikle anne-baba parası yiyen gençlerin takıldıkları mekanlarla doluydu. Her zaman bu mekanlar dolu gözüküyordu. Sürekli buralardaydı gençler.. Sürekli bir eğlence, dinlence içindeydiler ve bu mekanlarda var olmak onlar için mutluluk kaynağı gibi duruyordu..

Ara sokaklar tenhalığıyla daha çok yaşlıları çekerken, gençler büyük ve gösterişli caddelere akın ediyorlardı…

Bir Cevap Yazın