Bostancı’ya Doğru…

Seçil Parkın

Göztepe’de bulunuyordum. Orada Bağ Kafe’ye, Marmara Üniversitesi’nin karşısındaki kafeye oturdum. Bir çay içimi, okumakta olduğum kitabın sayfalarına daldım. Çevremde benim gibi genç insanlar birbirleriyle konuşuyorlardı. Marmara’ya Denizli’den tek başıma, uzun ve yorucu bir otobüs yolculuğuyla gelmiştim. Teyzemin Şehremini’ndeki evinde kalıyordum. Teyzem, dul, öğretmen emeklisi bir insandı. Çocuğu olmamıştı. Eniştem öleli on yıldan fazla bir zaman olmuştu. Ona Denizli’ye gel, denilmişti, ama o alıştığı İstanbul’dan, sahibi olduğu evden ve anılarından ayrılmak istememişti. Yazları geliyor, en fazla iki, üç hafta kalıyordu..

Teyzemin yanına yerleştim. Hukuk Fakültesi’ni kazanmıştım. Kayıt için gelmiştim. Çok kalabalıktı her yer.. Alışmak kolay değildi elbet. Ama alışmak zorundaydım. Ve, hukuk da büyük şehirlerde daha geçerli bir meslek gibi gelmişti bana. Özellikle İstanbul için daha da geçerli bir meslek olarak düşünüyorum hukuğu…

İstanbul’u bir yandan da tanımak, gezmek istiyordum. Anlaşılmaz bir özgürlük duygusu, mutluluğu yaşıyordum içimde. Hukuğu kazanmıştım. Çok çalışmıştım ve başarılı olmuştum. Avukat olacak, hukukçu olacaktım. Derslerime yine çok çalışacaktım. Ama okul başlayana kadar, İstanbul’u gezmek, fotoğraf çekmek, sanatla, edebiyatla, şiirle ilgili kitaplar okumak, hatta resimler çizmek istiyordum. Zaten içim dışım hukuk dersleriyle dolu olacaktı.

Öğrenciler gelmeye devam ediyordu. Çoğu babasıyla gelmişti. Erkekler de kızlar da babalarıyla kuyrukta, öğrenci işlerinde, okulun bahçesindeydi. Şimdi oturduğum kafede de bir arada oturup konuşuyorlardı..

İşte karşımdaki masada sarı saçlı, gözlüklü, mini mini bir kız.. Babası da keltoş mu keltoş, göbekli, bir elinde sigara, sinirli sinirli içiyor.. Çevreye de meraklı meraklı bakıyor.. Başka öğrenci ve veli arıyor gözleri.. Kendisi gibi insanlara bakıyor. Gördüğü zaman mutlu oluyor sanki..

Kalkacağım. Çay da pek güzelmiş. Hava sıcak, güzel bir sıcaklık var. Ağaçlar daha yeşil ve sarı geldi bugün bana. Okul da çok güzel. Bakımlı.. Şehrin ortasında, her yere yakın sonra. Bir çırpıda Kadıköy Meydana iniyorsun. Bostancı’ya gidiyorsun.. Oradan Prens Adaları’na deniz motorları varmış, küçük.. İnsanları taşıyan. Durmadan hareket halindelermiş. Gidip görmek istiyorum.. Adalara da gitmek istiyorum..

Bir mavi minibüse atladım. Üç buçuk lira aldı saçı sakalı birbirine dolanmış, ikide bir telefonuna bakan, müziği bazen açan, bazen kapayan, kısan genççe şoför. Birkaç kişi daha var minibüste. Kartal minibüsü bu. Ben Bostancı’da ineceğim de, oradan sahile, deniz kenarına nasıl gideceğim, onu bilmiyorum. Kime soracağım, kimden emin olacağım? ‘Çok dikkatli ol. Herkese güvenme demişlerdi bana..’ Bu yüzden de herkese yol sormuyorum. Bir şey de istemiyorum kimseden. Telefondaki uygulamaya göre yön tarifinden faydalanıyorum. Ona bakarak Bostancı sahilini bulmaya çalışacağım. Çok sıkışırsam, benim gibi bayanlara sorarım. Herkese de güven olmuyor…

Birbirine benzer devasa binalar. Durmadan trafik ışıkları ve ne de çok motosiklet.. Gençlere bakıyorum onlar da ya sukuter kullanıyorlar, ya motosiklet.. Tabanvayla yol kateden adeta yok. Nasıl işse bu.. Kızlar bile sukuterlerın üzerinde.. Anlamıyorum. Bir kaza anında tehlikeli değil mi bunlar? Ben kullanmam. Korkarım.. Neyse.. Bostancı’da ineceğim, dedim. Şoför oralı olmadı bile.. Arkamdan bir çocuk; “iki durak sonra ineceksin abla!” dedi.

Her yerde inşaat ve hafriyat devam ediyordu. Bu İstanbul sürekli bir değişim ve farklılaşma içindeydi.. Denizli’de de inşaat işleri vardı. Demek ki bütün Türkiye bir şantiye gibiydi. Sürekli bir değişim ve yenileşme.. Karşı kıyı, eski İstanbul daha sakin, daha mütevazi binalardan oluşuyordu. Kadıköy yakası nedense yüksek binalara sahip. Acaba bunlar depreme dayanıklı mı, diye de insan düşünüyor..

Sonunda Bostancı’ya ulaştım. Kafeler burada da var. Her yer kafe nedense İstanbul’da.. Nüfusu belki kalabalık olduğu için böyle.. Her yerde kafeler var, pasta, fırın gibi yerler var.. Ee, insan oturacak, yiyecek içecek ve sohbet edecek.. Bostancı’dayım ve denizi, tarihi iskeleyi gördüm. Deniz motorlarını.. Sürekli adalara seferler vardı. Kuyrukta insanlar vardı.. Gidiyor geliyordu insanlar ve sakin, cüsseli görünümleriyle Prens Adaları, orada, karşıda koyu yeşil görünümleriyle cazipkar duruyorlardı besbelli..

Bostancı’daydım ve mutluydum…

Bir Cevap Yazın