Düz Bakış

Pınar Küllük

Sahil kenarında, yürüyor, ileriye doğru yürüyor. Bulutlar geçiyor o ara, insanlar yürüyorlar üstüne üstüne, kimi konuşuyor, kimi gülüyor, kimi telefonuna cevap veriyor. O da yürüyor ve çevresine bakıyor. Bulutların geçip gittiğinin farkında değil. İnsanların kendisine baktığının farkında değil. Martıların neşe içinde gökyüzünde kavisler çizdiğinin, adaların güzelliğinin, tek tük yelkenlilerin kuğu gibi süzüldüğünün farkında değil.

Yürüyor aklında sorunlar, kız arkadaşıyla kavga etmiş, onun stresi, dersleri kötü gidiyor onların sorunu, annesinden harçlığını arttırmasını istemiş, olmamış, onun sorunları..

Bir banka oturmak istedi. Bankta insanlar vardı, konuşuyorlardı. Yanlarındaki banka oturmayı düşündü, hamle yaptı, ama sonra vazgeçti, yürümeye devam etti.

Deniz dalgalıydı. Bulutlar hareketliydi. Martılar ve kargalar nedense sevinç içinde birbirleriyle oynaşıyorlardı gökyüzünün mavi sonsuzluğu içinde.. İlerde ağaçlar, yeşil, sarı, turuncu yapraklarıyla sevimli, ince gövdeli ağaçlar vardı ve gençler, o ağaçların altında oturup, bol bol konuşuyorlardı. Herhalde biliyorlardı konuşmanın insanı rahatlattığını ve konuşmanın sevimli, güzel bir şey olduğunu ve insanı mutlu ettiğini o gençler de biliyorlardı ki, bir arada, ağaçların altında, deniz kenarında ve kuşlara, adalara, denizin sevimli, içten dalgalarına ve ilerden geçen beyaz vapurlara, mavnalara, takalara ve yelkenli, yelkensiz yatlara bakarak keyif yapıyorlardı.

Sonunda bir yere oturdu. Okuduğu kitabı çıkardı. Şunları okudu kitapta; “..Yanına yöresine göz gezdirdiği vakit, vapurda aşırı bir hareketlilik gördü. Yolcuların çantaları, sandıkları şimdi acelelikle taşınılıyor, güvertenin çeşitli yerlerinde birbirlerinden ayrılmaya hazırlanmış gruplar meydana geliyor, son veda el sıkışmalarından önce söylenmekte acele edilen kesik cümleler, birbirine karışan sözler işitiliyordu.” Halid Ziya Uşaklığil (Nesli Ahir/Son Kuşak)

Sevdiği yazarlardan biriydi Halid Ziya. Onun gibi yazmak isterdi ama yazma yeteneği olmadığını düşünüyordu, içinde yazma isteği olsa bile, akıcı kalemi yoktu. Zaman zaman defterine bir şeyler yazar, notlar alır, sevdiği, okuduğu mısraları geçirirdi, o kadar.. Ne kadar isterdi sınırsız hayal gücü olsun, yazmaya başladığı zaman kalemi bu büyük yazarlar gibi akıcı hale gelsin.. Ama değildi, bu da bir Tanrı vergisiydi. Herkes yazar olamıyordu, herkesin ressam, şair, müzisyen olamadığı gibi..

Canı sıkıldı kalktı, yürümeye devam etti. Adalara bakıyordu. Yürüyen insanlar da ona bakıyordu. Garip bir görünümü vardı. Hiç kimse kendinin başkaları gözünde nasıl göründüğünü bilmez, ama iyi görünmesi, çekici olması için de gereken özeni gösterir. İnsan tuhaftır. Beğenilmek ister. Egosu hep üstün ve ayrıcalıklı bir konuma yükseltir kendisini. Yeni aldığı bir elbisenin herkes tarafından beğenildiğini, düşünür. Mutlu olur bu düşünceden dolayı. O da mutlu oluyordu. Ama insanlar onu ne giyerse giysin, tuhaf buluyordu. Tuhaf bir görünümü vardı. Belki sakalından, belki gözlüklerinden, insanlar onu tuhaf buluyordu ve o da marka giyindiği halde, insanların bakışlarındaki o tuhaflığı seziyor, rahatsız oluyordu.

İnsan toplum içinde her zaman kendine çeki düzen vermek zorunda hissediyor. Dikkat ediyor. Karşı cinsin bakışları hazır ol da tutuyor insanı. Özellikle erkekleri.

Yürüyerek Kadıköy’e, iskeleye gitmek istedi, oradan, karşıya belki Beşiktaş’a geçebileceğini, yine oradaki tarihi iskelenin yanında bulunan büfede Boğaz’a, geçen gemilere, gelen motorlara, tankerlere bakarak sıcak bir çay içmenin çok güzel olacağı fikri geldi aklına.

Yürüyordu. Kadıköy’e, sahilden, adalara bakarak yürüyordu. Adalar git gide daha gerilerde kalıyordu. Kurbağalıdere’yi gördü. Vecih Bereketoğlu’nun tabloları geldi aklına, sonra Şeref Akdik’in tek Kurbağalıdere resmini gözlerinin önüne getirdi. Onları da doğrusu kıskanıyordu. Belki ressamların durumu daha güzeldi. Bakıyorlar, çiziyorlar ve boyuyorlardı. Şairler ve yazarlar soyut olan, kelimelerle uğraşıyorlardı. Kelimelerin kuşu, bulutu, ağacı, denizi anlatması, tarif etmesi, göstermesi ne derece mümkündü.. Oysa resimle ne kadar güzel anlatıyordunuz denizi, bulutları, insanı, kuşları..

Deniz kenarına indi. İnsanlara baktı.. Kayıklara, dalgaların üzerinde dalgalanan.. Bazı kayıklarda oltayla balık avlayanlar vardı. Martılar vardı üstünde uçan. Bulutlar adaların üzerine toplanmıştı. Oysa yarım saat önce bulut filen yoktu. Nereden geldi bu bulutlar birden?

Bir taş alıp denize atmak istedi, çevresine bakındı, taş göremedi, vazgeçti.. Yürüyeyim bari, dedi. Sonra vazgeçti, ayaklarını denize doğru sallandırdı oturarak. Cep telefonuyla birkaç kare fotoğraf çekti. Çektiği fotoğrafları beğendi. İnsanların kendisine baktığını düşünüyordu hala. Kızların çaktırmadan baktıklarını hissediyor, mutlu oluyordu. Kızlar, çok güzel giyiniyorlardı. Erkekler gibi salaş değillerdi onlar. Akıllı, bilgili, güzel mahluklardı..

Bulutlar geçiyordu. Deniz hala dalgalıydı. Martılar neşe içinde uçuyor, denize konuyor, tekrar havalanıyordu. Kadıköy’e gidip gitmemeye tam karar veremedi. Başka zaman giderim, dedi. Oturduğu yerde bulutlara şöyle bir baktıktan sonra, yürüyen genç insanlara, ağaçların altında, çimenlerin üstündeki gençlere, ilerdeki büyük tarihe köşke, özellikle köşke dikkatle baktı…

Bir Cevap Yazın