Öykü: Haydarpaşa’nın karşısında

Yusuf İdriskoru

Kitapları geçerek, kapıdan çıktım bir çay alıp ve rüzgarlı, aşırı rüzgarlı havaya çıktım, karşımda Haydarpaşa Garı.. Örtülere bürünmüş, martıların arasında ve arkasında İstanbul’un camili silüeti salınıp duruyor.

Rüzgar uğulduyor, beyaz badanalı Beşiktaş’a giden vapurların kalktığı tarihi iskele de karşımda, Moda’daki devasa otelin gölgesinde masumlaşıyordu. Karşıdan gelen vapurlar bir bu yeni iskeleye, bir tarihi iskeleye yanaşıyor. İnsanlar meydanlara hızlıca doluşuyor, sonra koşar adım minibüs ve otobüs duraklarına akıyorlardı.

Bakıyorum genç çiftler, rüzgara ve soğuğa rağmen açık kısımdaki masalara oturuyor, bol sohbet ediyorlar ve çevrelerine neşeler saçıyorlardı. Ben de bir köşede oturuyor, rüzgarı dinliyor ve martıların gökyüzündeki bulutların arasında, o gri, beyaz bulutların içinde süzülmelerini izliyordum. Sıcak çayımdan aldığım yudumlar mutluluk veriyordu bana. Bir köşede olmak ve bakmak güzeldi.

Uzaklara baktığım zaman eski İstanbul’u görüyordum. Zaten bu tarihi yapılar İstanbul’dan hatıralardı zamana akan. Önlerinden geçen, bön bön bakan, hatta yok etmeye çalışan insanlar, bu tarihi yapıların ne anlama geldiğini bilemeyecek kadar gönülleri ve gözleri körleşmiş insanlardı. Tarihi şehirlerin bu kadar kalabalıklaştırılması çok yanlıştı. İstanbul gibi dünyanın sayılı ve saygın tarihi şehirleri asla göçe ve kalabalıklaşmaya açılmaması gerekiyordu. Bilakis daha az nüfuslu bir şehir olması gerekiyordu buranın. Tarihi eserleri korumak, şehri güçlendirmek ve açık bir müze şehre dönüştürmek için gerekliydi bu. Ama yapılmadı veya yapılamadı.. Her yer sorumsuz, bilinçsiz, bilgisiz insanlarla doluydu. Okumayan, düşünmeyen, bilmenin ne anlama geldiğinin farkında olmayan insan kalabalığı..

Bu insan kalabalığını görüyordum oturduğum yerden. Kültürsüz, sanatsız, bilisiz insan yığınları.. Bu yığınların, bu boş ve küflenmiş kitlenin, bu manevi şehre ne katkısı olacaktı? Anlamak mümkün değildi.. Tarihle bağlantısını kesmiş bir şehrin geleceği olamazdı..

Orda, çayımı içerek ve kah eski İstanbul’a, kah Haydarpaşa’ya bakarak tarihin derinliklerine, bir zamanlar buralarda yaşamış insanlara bakıyordum. Bir zamanlar atlı arabalar, yürüyen insanların dolu olduğu bu meydanlar, şimdi karınca sürüsü gibi koşuşturup duran insanlarla tıklım tıkaç doluydu. Bir uğultu, bir karartıdan başka bir şey değildi tüm görüntüler..

Bir köşede oturuyor ve hem geçmişi, hem de şimdiyi düşünüyordum. Haydarpaşa karşımda, utangaç ve köşede kalmış gibi görünüyordu. Martılar yağmuru bekleyen bulutların arasında, dalgalara doğru, dalgaların arasında salınan vapurlarla birlikte uçup duruyorlardı…

Bir Cevap Yazın