Kadıköy’de vapuru beklerken…

Kaan Buruk

Vapuru bekliyordum Kadıköy’de, tarihi iskelenin orda, yeni restore edilmiş iskele güzel güzel parlıyordu.. Kalabalık insan kitlesi çevresini sarmıştı. Simitçiler canhıraş bağrışlarda.. Sanki bağırıp çağırmasalar kimse simit almayacak.. Bağırdıkları için koşup simit alıyorlar… Böylesi bir ilkellik sadece simitçilerde değil, her yerde…

1926 yılında yapılan bina neo-klasik üslupta.. Kimse bunun farkında değil. Yani binanın tarihselliğinin, yüz yıllık olduğunun, özgün bir tarza, üsluba sahip bir yaşayan, gün görmüş geçirmiş bir bina olduğunun… Önüne toplanmış sürüsüne bereket kalabalığın üslubun bile ne olduğunu bildiğini sanmıyorum. Bozukluk, baştansavmalık her yerdeyken, tarihi yapıların tanıklıklarının kim farkına varsın..

Haldun Taner binası

Eski sevimli vapurlar düşünüldüğünde, çirkin, heyula gibi metal bir vapur iskeleye yaklaşıyor. İstanbul kalabalıklar tarafından istila edilmiş vaziyette.. Ne tarih, ne başka bir şey kimsenin umrunda değil. İskelenin tarihi kimseyi ilgilendirmediği gibi, mimarının bilinmemesi de başka bir fecaat.. Tarihi bir yapının, çeşitli restorasyonlardan geçerek kimliksiz hale getirilmesi de ayrıca komik.

Orda bekliyorum, gazete bayilerinin yanında. Birkaç fotoğrafını çektim iskelenin insanlarla birlikte. Metro çıkışından fırlayan gençler karşıya geçmek için acele ediyorlar. Kalabalık arttıkça artıyor ve meydan artık insanları almaz oluyor. Bir kalabalık ki her yer mahşer yeri gibi.. Deniz kenarındaki banklar dolu…

Haydarpaşa Garı, yıllardır restorasyon örtüsü altında suskun bekliyor.. Yeni restorasyona giren Haldun Taner binası da insanlardan yalıtılmış vaziyette..

Haldun Taner binasının da hikayesini bilmeden haldır huldur önünde geçip duruyor insanlar.. Bina 1925-27 yılları arasında inşa ediliyor, ama, meyve-sebze hali olarak inşa ediliyor, meydanda.. Yıkılmaktan zor kurtuluyor bina.. Az kalsın bu tarihi yapı yıkılıp dümdüz edilecekmiş.. Şimdi önünden geçip duranlar, bir an önce restorasyonun bitip, gerçek bir kültür merkeziyle karşılaşmak istiyorlar. Özellikle gençler.. kitapçıların olduğu, kafelerin olduğu bir büyük mekan arzu ediyorlar. Büyük ve uygun fiyatlı binalar yok denecek kadar az..

Gidip geliyor insanlar.. Oturanlar, bakınanlar var çevrelerine.. Telefonlarına dalmış gitmiş bir sürü insan.. Nereden geliyor bu insanlar?.. Şehrin gettolarından herhalde.. Uzak semtlerden.. Merkeze, kah Kadıköy’e kah Beşiktaş’a gelerek, buralarda, sahil kenarlarında, parklarda, denize, dalgalara masum masum bakarak zamanlarını geçiriyorlar. Sosyalleşiyorlar bir bakıma..

Vapuru bekliyorum. İnsanlarla birlikte vapuru bekliyorum.. Binip gideceğiz Beşiktaş’a doğru.. Beşiktaş’ta da tarihi bir iskele var. Küçük bir park var hemen yanında Boğaz’a nazır.. Ayaklarını sallandırıyor gençler ve sosyalleşiyorlar.. Boğaz sularına, Kız Kulesi’ne bakıyorlar.. Arada sırada geçen büyük yük gemilerine bakıyorlar. Gelip giden vapurlara bakıyorlar. Yatlara, küçük teknelere, uyduruk, sevimsiz deniz motorlarına. Bazen geçen balıkçı teknelerine, gezi teknelerine.. Eski İstanbul’a belki yakışmıyor ama.. İstanbul özelliğini yitireli beri, her tür deniz aracı, betonlaşan İstanbul’un bozuk ve iğreti bir parçası olarak yapıştı İstanbul silüetine.. Onun bir parçası oldu…

Uzaktan Haydarpaşa’ya bakıyorum. Kalabalıklar içinden bakıyorum Haydarpaşa’nın restorasyonuna.. O da bitmeyen bir restorasyon içinde. Abdülhamit döneminde 1906 yılında yapımına başlanan bu Alman yapımı gar binası, 1908 yılında bitirilmiş. Zaten mimarisi, Sultanahmet’teki Alman Çeşmesi gibi, Alman üslubunu yansıtıyor. Bakıldığında birçok farklı üslup var İstanbul’da.. Birçok farklı tarihi yapı.. Bunun çevresinde geçiyor insanların yaşantıları..

Bakıyorum. Bekliyorum vapur yanaşıyor. Kalabalık itiş kakış iyice yanaşıyor, iç içe geçiyor iskelenin içinde… Ben de biraz daha yaklaşıyorum iskeleye.. Herkes vapura binmeye başlasın da, sonra ben binerim, diye hesaplıyorum…

Bir Cevap Yazın