Eminönü Kalabalığında

Umut Beklenti

Kadıköy’den Eminönü’ne geçmek ve oradaki kitapçıları, kırtasiyeleri, kafeleri dolaşmak; acıkınca lokantalara, keyif almak için Sirkeci’deki turistik tatlıcılara gitmek ve sütlü kahve eşliğinde bir porsiyon en iyisinden, otantik tatlı yemek istiyordum.

Kadıköy meydana, o bıkkınlık uyandıran meydan kalabalığına, İstanbul’un gettolarından doluşmuş insan selinin içine dalmak için, Kurbağalıdere güzergahından geçerek gelmek istiyordum. Kalamış Parkı’nın bir ucunda, sahilde Deniz Kafe adlı yerde oturmak için bir hamle yaptım, ama o kadar kalabalıktı ve insanlar da bana dik dik bakıyorlardı ki, vazgeçtim…

Bugün Cumartesi olduğu için her yer kalabalıktı. Tek başıma yola çıkmadan önce de zaten eşimle dışarı çıkmış, Fenerbahçe burnuna kadar gitmeden önce, yol kenarındaki, bize yakın Dilek Pastanesi’ne uğramış, bir yarım saat oturmuş, ben karton bardakla çay içip, cevizli çörek yerken, o da cam bardakla çayını içmiş ve peynirli menemen yemişti.

Fenerbahçe burnuna kadar yürüdük, çay bahçeleri tam kapasiteyle çalışıyor, ayakta bekleyenler var oturmak için. Boşalacak ki, oturacaklar.. Saatlerce bekleyenler var. Yerlerde uyuklayan köpekler, temkinli, kenarda bekleyen kediler.. kurnaz, çevik kargalar ve mavilik içinde dolaşan beyaz martılar.. Çay bahçesindeki kafeye oturduk. Kalabalık değildi. Güzel bir gündü. Denizin ortasında Prens Adaları sisler arasında elmas gibi parlıyor, hafif dalgalar, yelkenlileri, vapurları, hız motorlarını adalara doğru taşıyordu. Martılar, ne çok martılar vardı.. Birkaç karga, çimenlerin üzerinde, kedilerle oynaşıyor, bir iki çocuk koşturup duruyordu.

Kasım ayının sonlarına yaklaştığımız halde güneş yakıcıydı. Bu güzel Cumartesi günü herkes kendini dışarıya atmıştı. Evlerde adeta kimse kalmamıştı. Gençler, yaşlılar dışarıya uğramıştı. Arabalar, bisikletler, motorlar, sukuterler insanla dolup dolup taşıyordu. Çay bahçesinde oturduk. Ben kendime çay aldım, eşime de su.. O telefonuyla kendi programlarına bakıyordu, ben de resim defterimi çıkarıp, yeni bir şeyler çizmek ve çizilenleri de boyamak için sürekli yanımda taşıdığım çantamı açtım. Orta boy resim defterleri taşıyordum sürekli yanımda. Masaya oturduğum zaman defterlerimi çıkarıyor ve ya hayali, ya da önceden fotoğraflarını çektiğim mekanların resimlerini kendi üslubumca çiziyordum. Sonra da boyuyordum.

Bir iki saat oturup kalktık. Dalgaların oraya kadar ilerledik. Denize, ufka, Yassı Ada’ya baktık.. Güneş gözümüzü alıyordu. Martılar neşeyle gökyüzünü arşınlıyor… Bir şeyler çizdim doğaya, çevreye, ağaçlara, deniz ufkuna ve betonlarla kaplı karşı Dragos sahillerine bakarak uzun uzun..

Eminönü’ne Hakikat Kırtasiye’ye gitmek, birkaç resim defteri ve tuval almak istiyordum. Resim defterine ancak çizgi çizebiliyor ve suluboyayla boyayabiliyordun.. Oysa tuvale akrilikle boyayabilirsiniz. Daha rahat, daha güzel sonuç elde edilebiliyor.

Evet, Kurbağalıdere vasıtasıyla, kalabalıkları yara yara ilerledim. Daralmış Kurbağalıdere’ye, orda bağlanmış motorlara, kayıklara, yatlara bakarak ilerledim. Burada her taraftan tarih fışkırıyordu dikkatli bakıldığında. Gökyüzündeki bulutların eskiliği, tarihselliği var mı, diye düşüne düşüne, yerleşim yeri anlamında buraların çok eskilere gittiğini, düşündüm. Öyle ki MÖ 3 binlere kadar gidiyordu Kadıköy’ün yerleşimi..

Yürüyordum. Bozuk kaldırımlara basa basa yürüyordum. Bir yandan da resim için fotoğraf çekiyordum. Birçok yerde tadilat, tamirat, yıkıp yapma, temizlik, ekme dikme faaliyetleri vardı. Gürültüler de ayyuka çıkıyordu. Bir yandan araçların gerek klakson, gerek metalik gürültüleri, gerek de motorların çazgırlıkları.. Doğanın hepten yitip gittiği bir zaman diliminde yaşıyorduk. Ben, boğa heykeline doğru ilerliyordum. Yok edilmiş eskinin, köklü tarihin üzerinde ilerlediğimi zaman zaman hissediyordum. Çevremde akıp giden genç kalabalığın kitapsız ve düşüncesiz, aylak ve başıbozuk bir hayat yaşadıklarını gözlemlemek doğrusu benim moralimi de bozuyordu.

Kadıköy meydana ulaştığımda kalabalık iyisinden artmıştı. İskele daha da yoğundu. Sahilde oturmuş gençler fotoğraf çekiyorlar, çektiriyorlardı. Vapura da zar zor binebildim. Oturacak yer yoktu. Çay alayım, dedim ama, baktım orada da alabildiğine bir kuyruk.. vazgeçtim…

Birkaç fotoğraf çektim. Dalgalar kabarıyor, İstanbul silueti beni heyecanlandırıyordu. Öğleden sonranın sakinliği egemendi her yere.. Bu kadar yoğun kalabalığa rağmen çok fazla gürültü yoktu. Herkes sessiz sakin, dingin ama yoğun bir yığılmışlık hali içindeydi..

Eminönü dolup dolup taşıyordu. Bu kadar insan nerden gelmişti böyle?.. İskele, meydanlar, cami önleri, yollar, kaldırımlar, trenler, otobüsler.. velhasıl her bir yer tepeleme insan doluydu.. Turistler de buradaydı ve her dilden insanlar kendi meramlarını birbirlerine anlatıyorlar, sahile akın ederek, denize, karşı kıyılara bakıyorlar ve bir şeyler yiyip içiyorlardı…

Köprü üstü balık tutan vatandaşlarla dolmuştu. Herkes bir olta bulup denize atmıştı. Haliç tarihinde belki de hiç bu kadar balık tutan insan görmemişti. Pandemiye rağmen vapurdan sıkış tepiş inebildik. Heybetli Yeni Cami’nin tarihsel silüeti bütün Emiönü’ne egemendi. Köprünün de dolup taştığını görüyordum.

Vapur iskeleleri de aşırı kalabalıktı. Vapurlar yanaşıyor, kalkıyor, trenler geliyor gidiyor.. İnsanlar yığın yığın, sürekli gidiyor geliyor, bir telaş bir telaş kalabalığı.. Şehir bu demek, diyorum içimden.. Yığının içinde zar zor yürüyorum. Fotoğraflardan yüz yıl önce ne kadar sakin olduğunu biliyorum buraların.. Şimdi ise, iğne atsan yere düşmez bir vaziyette..

Şimdi Eminönü kalabalığının tam ortasındayım. Belediyenin kitapçısına girdim. Kitaplara baktım. Çay içimi bir masaya çöktüm sonra…

Bir Cevap Yazın