Güzel Bir Güneş Vardı Bugün

Berat Kardeş

28.11.2021

Güzel bir gündü bugün. Evden dışarı çıktığımda ağaçların boyunlarını yapraklarıyla birlikte eğdiklerini gördüm. Güneş parça parça sokağı kaplamış, hareket ediyordu. Gökyüzü alabildiğine mavi ve bulutluydu. Hareketliydi bulutlar. Durmadan hareket ediyorlardı. Kediler, köpekler, arabalar hareket halindeydiler. Zamanın ve yaşamın bir hareketten ibaret olduğunu, düşündüm o an.. Yaşam; hareket, devinim üzerine kuruluydu. Hareketsizlik ölümdü, yokluktu..

Kafelerde, pastanelerde hareketsiz oturan insanları gördükçe, aslında bunların ölü olduklarını hayal etmeye başladım. Bir yandan da yürüyordum. Telefonumla rastlantısal fotoğraflar çekiyordum. Bazen güzel bir kız kadraja yansıyor, bazen bir çöpçü, bazen bir dilenci, kedi, köpek.. Kafede oturan kızlı erkekli genç hazır yiyici kalabalık. Ekonominin dibe vurduğu bangır bangır bağıran gazeteciler dahil, herkes en lüks kafe ve eğlence merkezlerinde vur patlasın çal oynasın yan gel yat vaziyetler takınıyorlardı.

Evden çıktıktan, ağaçların bol Kasım güneşini görünce boyunlarını büktükleri ortamda, bozuk ve köpek pislikleriyle dolu kaldırımlarda yürümeye dikkat ederek ve bu kaldırımların yaşlılar için büyük tehlikeler barındırdığını da düşünerek, sağa sola da göz gezdiriyordum. Telefonlarıyla konuşan benim gibi genç insanlar. Sukuterlere binenler, motorların zırt pırt olur olmaz yerden fırlaması..

Kurbağalıdere kenarına ulaşmak için Kalamış Parkı’nın oradan, koca kayaların denizi istilasından geçiyordum. Dalgalar kayalara direniyor, adeta direnç gösteriyor, onları un ufak etmek için durmadan çarpıyor, tokatlıyor, bağırıyor. Martılar da çığlık çığlığa eşlik ediyorlar bu karşı çıkışa.. İnsanları görüyorum, kayaların üzerine çıkmış fotoğraf çekiyorlar.

Deniz de bütün kabaran özelliğiyle gel gel, diye el sallıyordu bana. Ben belki denize sadece bakacaktım ama, bazı yelkenliler de dalgalara, şiddetli poyraza rağmen açılmış da açılmış, adalara, özellikle Yassıada’ya doğru pupa yelken yol almışlardı. Moda burnu, bütün rüzgara, kabaran dalgalara rağmen ayan beyan kendini gösteriyordu.

Her zaman buralardan yürüyorum Kurbağalıdere’ye doğru. Seviyorum dereyi. Zaman zaman çamurlaşsa bile suyu, pislense ve çöpler toplaşsa da kenarlarına, gereğinden fazla tekne tarafından istilaya uğrayıp, çirkin bir görünüm alsa, bir tür gecekondulaşsa da, seviyorum Kurbağalıdere’yi.. Oradan Yoğurtçu Parkı’na geçmek ve belediyenin çay bahçesine oturmak büyük bir keyif benim için. En başta güzel bir çay içerim orada. İstanbul’un bir çok yerinde oturup çay içtiğim ve çayı sevdiğim için, çayı en iyi demleyen yerlerden biri.. Vapurların çayı da güzel.. Keza Kadıköy merkezdeki, otobüs duraklarının arkasındaki Kovan Fırın ve yine yanındaki Simit Sarayı’nın da çayı enfes.. Ha bir de Beltur’un iskeleüstü kafe kitapçısındaki çayın da tadına diyecek yoktur. Yiyecek çeşidi gerektiği kadar olmasa da, yine de oraları yeğlerim. Çarşı içindeki Beyaz Fırın’ın hem yiyeceklerinin hem de çayının bir numara olduğunu da söylemem gerekiyor. Ama onun içerde oturulacak yeri yoktur. Oysa üst katlarını pekala oturacak yere dönüştürebilir ve bu da onu daha ön plana taşır.

Kurbağalıdere’nin suyuna, kedilerine, martılarına ve elbet akıllı kargalarına baka baka yürüdüm. Sukuterleriyle hızla geçen gençler, özellikle liseliler vardı. Bisiklet yolundan gidiyorlardı. Motokuryeler son sürat insanların yanından fırlıyorlardı gürültülü bir şekilde. Islaklık vardı yerlerde. Yağmur yağmıştı akşamdan.. Köprünün oraya geldim. Bakındım, bekledim. Sukuterler yan yana parkedip bağlanmış, insanlar bön bön gidiyor bakarak her yere ve her şeye.. Anlam veremiyorum insanların bu bönlüğüne. Her şeye bakıp, görmemek istemelerine.

Yoğurçuparkında düzenlemeler, eklemeler, çıkarmalar vardı.. Yine birilerine rant kapısı açmak için bir gayret.. Rantiye peynir ekmek gibi memleketimizde zaten.. Kaldırımlar sürekli yenileniyor. Yenileniyor, hemen eskiyor ve tekrar yenileniyor. Bu Kurbağalıdere bile, defalarca yenilendi, temizlendi, tekrar kirlendi.. Kaç defa köprü yapıldı, söküldü.. tekrardan dikildi.. Hayatımız sürekli şantiye halinde zaten..

Oturdum park içindeki belediye çay bahçesine.. Bir iki masa dışında her yer dolu. Bıkkın görünen servis görevlilerinden çay aldım, masaya geçmeye çalıştım. Bir kadın simitten ve gelen peynirden memnun kalmamıştı. Olur mu şimdi, demişti. Bu peynir mi böyle.. ince ince.. Hiç koymayın daha iyi.. demişti. Haklıydı da.. Oradaki görevli kadın da şaşkın.. Bir şey diyemedi.. Öyle baktı.. Ama, falan, dedi ama.. ne cevap verecekti.. Peynir sararmış, incecik.. öyle plastik tabakta yatıyor, simitler fi zamanından kalma.. belki bayatın bayatı.. Kadın haklı.. Söylenmekte haklı.. Ama, o kadar bıkkın ki çalışanlar.. Umurlarında bile değil..

Güneş güzel, yakıcı zaman zaman, şayet bol ağaç yapraklarının arasından kendisini gösterebiliyorsa… Vıdı vıdı.. sürekli bir vıdı vıdı içinde insanlar.. Konuşmalarını, yani dedikodularını hep başkalarına dinletmek istiyorlar sanki. Sürekli yüksek sesle konuşmalar, gülüşmeler.. Yan gözle, çaktırmadan bakmalar. Biraz dik baksan, kafa tutmalar.. olmadı üzerine yürümeler.. Linç bile edebilir bayanlar insanları.. Bir şey de diyemezsin ve zaten yapamazsın.. Polise haber verseler, hemen tutuklatırlar adamı.. Bir de hassas zamanlardan geçiyoruz.. Bazı densiz erkekler, kendi güçlerine güvenerek kabadayılık taslıyorlar ya.. Elbet böyle insanlara da izin verilmemesi lazım.. Türk toplumunun gençliği hep sorunlu hale geldi.. Normal dengeler sağlanamıyor artık.. Ben her gün her gün buralardan yürüyorum. Her gün farklı bir gün buralarda.. Kimi gün rüzgarlı, kimi gün güneşli.. Hüzünlü, yalnız günleri var Kurbağalıdere’nin.. mutlu, neşe saçan çevreye günleri var..

Ben bugün Beşiktaş’a gitmek için yola çıktım, güneşi görünce evde duramadım ama, şimdiden yürümekten, hatta oturmaktan sıkıldım.. Oturunca insanların dedikoduları beynimi tırtıklıyor.. Hep aynı dedikoduları duyuyorum. Vapurda da bir sürü gürültülü konuşma.. Hemen çay almaya koşturuyor insanlar.. iyi, güzel de.. hemen sohbet etmek için alıyorlar çaylarını.. Vapurların çayları şimdilerde daha güzel.. Taze ve uygun fiyatlı. Vapurdaki çaylar, Kovan Fırın’da altı lira.. Böylesi bir fark var aralarında. Bazı yerlerde yedi lira bir karton bardak çay.. Yani olacak şey değil.. Öyle de Caffe Nero veya Starbucks’a gelirsek.. Oralarda da on liradan fazla bir karton bardak çay.. Çay da çay olsa.. Birinde sallama, diğerinde imamın aptes suyu…

Dalgalarını hissederek karşıya, Beşiktaş’a geçtim. Çok kalabalıktı vapur. Çaylar taze ve dumanlı.. Biraz beklettikten sonra, hafif ılıyınca içiyorum, daha güzel oluyor.. Bir de artık bardakla içemiyorum. Bu pandemi zamanlarında.. Başkalarının ağzının değdiği yerlerden çay içilmez..

Kadıköy Meydan ana baba günüydü. Gelenler gidenler, oturanlar meydandaki küçük, kıyıda kalmış, bakımsız parka, içki içenler, kendinden geçenler ve bir sürü güvercin.. Arabaların vızıltılarından, gürültülerinden görüntüler bile algılanmıyordu. Denizin koyu renk maviliği, gökyüzünün açıklığı, tarihi iskelenin beyazlığı, gökyüzündeki beyaz martılarla güzel bir uyumu davet ediyordu. Uyum, çok az yerde uyum vardı. Bir zamanların güzel İstanbul’u gitmiş, onun yerine dengesiz, estetikten çoğu kere yoksun bir mekan parçası kalmıştı…

Vapurla Beşiktaş’a gidiyordum. Neşeliydim her şeye rağmen ve insanların da mutlu olduğunu düşünüyordum…

Bir Cevap Yazın