Yağmur, Yine Yağmur.. Yine Yağmur…

Ümit Gezgin

Yağmur öyle bir yağmaya başladı ki.. ne yapacağımızı şaşırdık.. Kaldırımlar, yollar, bahçeler, her taraf dolu.. Yağmur, damla olarak değil, fırtınayla karışık, şiddetli bir yağmur, ağaçları deviriyor, dalları uçuruyor çatılarla birlikte, tekneler de karalara hücum ediyordu.

Okuldan çıkınca bir kafeye sığındım, kafenin kapısındaki çocuk; gel abi gel, burası daha emniyetli, diyerek beni daha korunaklı yere davet ediyordu.. Gerçekten de gençler sıkışmışlar masaların kenarlarına.. çatı uçuran yağmur fırtınasının geçmesini bekliyorlar…

Biraz bekledikten sonra, hızlıca yürüyorum ben de yağmurun altında.. Ama ne yağmur.. Ahmet Haşim’in yağmurlarından.. Sembolik anlamı var bu yağmurun.. Şehrin her yanını, bütün kaldırımlarını, çatılarını, park ve bahçelerini, otobüs duraklarını istila etmiş durumda..

Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum. Şehrin ıslak kaldırımlarında, yağmurla bir başka anlam kazanan dal ve yaprakların altında, Kızıltoprak’a doğru yürüyorum.. Arabalardan geçilmiyor ve her geçen araba su fışkırtıyor kaldırımlarda seke seke yürüyen insanların üzerine. Ne de çok araba var, diyorum içimden. Ne de çok apartman var…

Tarihi beyaz köşkün yanından hızlıca, Şok marketi de geçerek, köşedeki sabit çiçekçiyi görerek ve karşıdaki kafeye göz kırpmadan önce Sağlık Ocağı’nı görüp ilerledim.. Dar yol ve dar kaldırım sıkıntı yaratıyordu ve ilerde gazete de satan sayıları hepten azalmış bakkallardan biri vardı.. Yeni yapılan binalar gökyüzünü görünmez kılıyor ve Dr. Müfit Ekdal’in sokağı da arabalarla dolu, girilmez karşımda duruyordu. Bu binalarda kimler oturuyor ve acaba kaç kişi sanatla uğraşıyor, diye düşündüm..

Ne fırtına ne fırtına.. Yürüdüm yürüdüm.. Ürkerek, çekinerek su birikintilerini fışkırtan araçlardan ve bir dalın, balkon ve pencerelerdeki bir saksının kafama isabet etmesinden korktum.. Korkarak yürüyen, seken, atlayan ve araçlardan kaçan insanları da seyrederek, bu yoğun fırtınalı yağmurda şemsiye açmanın da imkansız olduğunu görerek, düşünerek, Feneryolu Sabitpazar’ın oraya kadar geldim. Orada her zaman oturduğum ve resim çizdiğim, yazı yazdığım, ara sıra da kitap okuduğum Evce Kafe’ye oturdum bir çay içimlik. Çayı güzeldi. Karşımda, Feneryolu semtinin en eski yapısı, ilk kaloriferli apartman olan Feneryolu Sitesi vardı. Bir parçası gözüküyordu. Met Kasap, Neşe Kasap, Çağlar Kasap.. Ne çok kasap vardı..

Sitenin altında bir sürü dükkan.. Yol Bağdat Caddesi’ne açılıyordu. Cadde tepeleme araçla doluydu. Sabit Pazar’ın içine girdim. Potlaç Kafe vardı belediyenin kadınlara armağanı. Oraya oturdum tekrar. Çay içecek ve öncesinde yaptığım resimleri boyayacaktım..

Belki iki saat oturdum. Boyadım, çizdim, biraz kitap okudum.. Roman okumayı seviyordum.. Özellikle Türk romanlarını.. Eskiden birden çok kitap, roman dahil okurdum.. Çoğunu da bitiremezdim.. Şimdi ise başladığım romanları bitirmek istiyorum. Böylece roman dünyasına daha rahat girebiliyorsun, kişiliklerle, mekanla, anlatılanlarla özdeşleşebiliyor, derinlemesine onları kavrıyor, daha iyi anlıyor, en önemlisi estetik duygu hissedebiliyorsun…

Yağmur da yağmur.. Bardaktan boşanırcasına, bütün kaldırımları, ağaç gövdelerini baştan aşağıya yıkarcasına yağmur.. Bütün şehri tedirgin eden bu yağmur, bana ferahlık, mutluluk ve iç huzuru veriyor…

Bir Cevap Yazın